KARDEŞİNİZ

HÜSEYİN EBU EMRE

Hamd, ancak Allah içindir. O'na hamdeder, O'ndan yardım ve mağfiret dileriz. Nefislerimizin şerrinden, amellerimizin kötülüğünden O'na sığınırız. Allah kimi hidayete erdirirse onu saptıracak yoktur, kimi de saptırırsa onu hidayete erdirecek yoktur.

Allah'tan başka ilah olmadığına şehadet ederim. O, tektir ve ortağı yoktur. Ve şahadet ederim ki, Muhammed O'nun kulu ve Rasülü'dür.

 “Ey iman edenler! Allah'tan sakınılması gerektiği şekilde sakının ve ancak müslüman olarak ölün.” (Al-i îmran:102)

“Ey insanlar! Sizi bir tek nefisten yaratan ve ondan da eşini yaratan ve ikisinden bir çok erkekler ve kadınlar üretip yayan Rabbinizden sakının. Adını kullanarak birbirinizden dilekte bulunduğunuz Allah'tan ve akrabalık haklarına riayetsizlikten de sakının. Şüphesiz Allah sizin üzerinizde gözetleyicidir.” (Nisa: l)

 “Ey iman edenler! Allah'tan korkun ve doğru söz söyleyin. Ki Allah işlerinizi düzeltsin ve günahlarınızı bağışlasın. Kim Allah ve Rasulüne itaat ederse büyük bir kurtuluşa ermiş olur.” (Ahzab: 70-71)

Bundan sonra:

 “Muhakkak ki, sözlerin en doğrusu Allah'ın Kelam'ı, yolların en hayırlısı Allah Rasulü sallallahu aleyhi ve sellem'in yoludur. işlerin en kötüsü ise sonradan uydurulanlardır. Sonradan uydurulup dine sokulan her amel bid'at, her bid'at sapıklık ve her sapıklık da ateştedir.”

Esselamu aleykum ve Rahmetullahi ve Berakatuh.

Son zamanlarda hakkımda sağda solda sözlü olsun yazılı olsun gıyabımda konuşanlara bir cevab niteliğinde makaledir.

"Andolsun, Allah'ın Resulünde sizin için Allah'ı ve ahireti arzu eden ve Allah'ı çok anan kimseler için uyulacak en güzel bir örnek vardır."

Allah sizlere ve bana, iyilik güzellik afiyet versin hamdınızı artırsın. Rabbim razı olacağı amelleri işlemeyi nasip etsin. Allah Cennete gidecek amel işlemeyi nasip etsin. Nimetlerin gerisinde onu vereni görememek, gözlükle giderilecek bir hastalık değildir.

Rabbim, hamdımızı, ilmimizi,imanımızı,sabrımızı arttırsın.bizleri fitne ve fitne ehlinden sakındırsın,günahlarımızı bağıslasın, bize merhamet etsin, dinde ayaklarımızı sabit kılsın, kuran ve sünneti anlayıp yasamayı nasip etsin,bizi firdevsine koysun amin.

Hayy,  Kayyum! olan Rabbım Rahmeti ile yardımcımız olsun. Tüm işlerimizi ıslah etsin ve bizleri göz açıp kapayıncaya kadar bile nefsimize bırakmasın.

Ağaç güzel olunca elbette meyvesi de güzel olacaktır. Nasıl olmasın ki, arkadaşlığı özellikle Allah sevgisi, Allah’a karşı sorumluluk bilinci ve din ekseninde kurulan arkadaşlığı öven birçok ayet, hadis ve İslâm âlimlerine ait açıklamalar vardır.

Allah, insanoğluna verilmiş en büyük nimetlerden olan birbirine ısınıp kaynaşma hakkında şöyle buyurur: "(O inanmış kimseler ki,) uğrunda yeryüzündeki her şeyi toptan harcasaydın, onların kalplerini birbirine ısındırıp kaynaştıramazdın; ama işte Allah onları bir araya getirdi." "O’nun lütfu ile kardeş oldunuz."

Devamında ayrılıktan sakındırarak, şöyle buyurur:"Hep birlikte Allah’ın ipine sımsıkı tutunun ve birbirinizden kopmayın. Ve Allah’ın size verdiği nimetleri hatırlayın: Siz birbirinize düşman iken kalplerinizi nasıl uzlaştırdı da O’nun lütfu ile kardeş oldunuz; ve ateşli bir uçurumun kenarında [iken] sizi ondan [nasıl] korudu. Bu şekilde Allah mesajlarını size açıklar ki hidayet bulasınız."

Allah Resûlü de (s.a.v.) arkadaşlık hakkında şöyle buyurur: "Benim meclisime en yakın olanınız, ahlâkça en güzel olup, çevresiyle hoş geçineninizdir. Onlar başkalarıyla, başkaları da onlarla dostluk kurarlar." "Mü’min dostluk kuran ve kendisiyle dostluk kurulan insandır. Dostluk kurmayan ve kendisiyle dostluk kurulamayan insanda hayır yoktur."

Hz. Peygamber (s.a.v.) din eksenli arkadaşlığı da şöyle övmüştür: "Allah Teâlâ, iyiliğini dilediği kimseye, unuttuğunda hatırlatacak ve hatırladığında yapmasına yardım edecek, ahlâkî erdemlere sahip bir arkadaş bahşeder." "Birbirlerini Allah için seven iki dost buluştukları zaman biri diğerini yıkayan iki el gibidirler. Ne zaman iki mü’min kişi bir araya gelseler, muhakkak Allah birini diğerinden faydalandırır."

Allah Resûlü (s.a.v.): "Arkadaşlığı Allah için olan kişiyi Allah, cennette hiçbir davranış ve eylemiyle elde edemeyeceği bir makama yükseltir." buyurarak Allah için arkadaşlığa özendirmiştir.

Ebû İdris elHavlanî, Muaz b. Cebele (r.a.): "Seni Allah için seviyorum." dedi. Muaz (r.a.) ona: "Öyleyse sana müjdeler olsun! Öyleyse sana müjdeler olsun! Kuşkusuz ben Hz. Peygamber’in (s.a.v.):

"Kıyamet günü arşın çevresinde, yüzleri dolunay gibi parlak birtakım insanlar için tahtlar kurulur. İnsanlar panik içinde feryat ederlerken onlar feryat etmezler, herkes korkuyla dolup taşarken onlar korkmazlar. Onlar Allah’ın, asla korkmayacak ve üzülmeyecek olan gerçek dostlarıdır." dediğini ve onların kimler olduğu sorulunca da: "Onlar, birbirlerini Allah için seven ve Allah için bir araya gelen kimselerdir." diye cevap verdiğini işittim." dedi.

Ebû Hüreyre (r.a.) benzer bir hadisi şu sözlerle rivayet eder: "Arşın çevresinde nurdan tahtlar vardır. Bu tahtlara elbise ve yüzleri nur gibi parlak insanlar oturmuşlardır. Bunlar peygamber değildirler, şehit de değildirler. Fakat peygamberler ve şehitler onlara imrenirler."  Hz. Peygamber’e (s.a.v.): "Onları bize tanıtsanız." denildi, şöyle buyurdu: "Onlar, birbirlerini Allah için seven, Allah için bir araya gelen ve birbirlerini Allah için ziyaret eden insanlardır."

Bir diğer hadisinde de Hz. Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurur: "Birbirini Allah için seven iki kişiden Allah'a en sevimli olanı, arkadaşına sevgisi daha fazla olandır."

Denilmiştir ki: Birbirini Allah için sevmiş iki arkadaş vefat ettiğinde birinin ahiretteki makamı diğerinden daha yüksek olsa, çocukların anne babalarıyla ve aile bireylerinin birbirleriyle bütünleştirildikleri gibi makamı düşük olan kişi makamı yüksek olanla bütünleştirilerek, onun da derecesi yükseltilir. Zira "Allah için olan arkadaşlık", değer ve seviye bakımından kan bağından kaynaklanan arkadaşlıktan aşağı değildir.

Nitekim ayet bu bütünleştirmeyi şöyle dile getirir: "Biz onları soyları ile bütünleştirecek ve işlerini heder ettirmeyeceğiz."

“Allah için sevmek” ve “Allah için nefret etmek” zor an­laşılan bir konudur. Arkadaşlık bazen zorunlu etkenlere bağlı olarak kendili­ğinden kurulur. Komşuluk, okul ve sınıf arkadaşlığı, sokakta ve devlet dairelerinde, kamu kurum ve kuruluşlarında ta­nışma ve beraber yolculuk etme sonucunda kurulan arkadaş­lıklar böyledir. Bu tür arkadaşlıklar, bilinçli ve içten gelen bir istekle gerçekleşmiş olmayıp, rastlantının ürünüdür. Bazen de bilinçli olarak, bir amaca istinaden kurulur.

İnsan ancak birini sevdiği zaman bu türden bağlantılar kurar. Hoşlanmadığı birinden ise, uzak durur; onunla samimi bir ilişkiler gerçekleştiremez.  

Sevilen kişi de ya sadece zatından ötürü ya da başka amaçlarla sevilir. Bu başka amaçlar, sadece dünyevî menfaatler olabileceği gibi uhrevî faydalar da olabilir.

Gözlem ve tecrübeler, benzerlik ve uyuşmanın bulunması hâlinde kaynaşmanın meydana geldiğini göstermiştir. Fizikî görünümde veya ahlâkta benzerlik ve uyuşma anlaşılır bir şeydir. Fakat insan aklı, bu benzerlik ve uyuşmanın ardındaki nedeni kavramaktan acizdir.

Şüphesiz öğretmenlik, ancak öğrencinin varlığı ile gerçekleşir. Bu statüyü elde etmek için öğrenci kaçınılmaz bir araçtır. Öğretmen, öğrencisini bundan ötürü seviyorsa, bu öğretmen Allah için seven bir kimsedir.

Bunun gibi servetini Allah’a yakınlaşmak için harcayan ve Allah için misafirler kabul edip, güzelce ağırlayan kişi, güzel yemekler hazırladığı için aşçısını sevse, o da Allah için sevenlerdendir.

Aynı şekilde Allah için karşılıksız harcamak üzere ayırdığı parayı onun adına uygun yerlerde kullanan kişiyi seven de onu Allah için sevmiş olmaktadır.

Bir insanı çok seven kimse, onun sevenlerini, sevdiklerini, hizmetindekileri ve onun hoşnutluğu için çalışan herkesi  de sever.

Sevginin, sevgiliyle sınırlı kalmayıp, onunla ilişkisi olan her şeyi de kapsadığına gözlem ve tecrübe tanıklık etmektedir. Fakat bu durum ileri boyutta bir sevginin karakteridir; normal sevgi bu kuşatıcılığa sahip değildir. Bu kuşatıcılık, sevginin güç ve seviyesiyle alâkalı bir durumdur.

İşte Allah sevgisi böyle bir sevgidir. Güçlenip, kalbi tamamen kapladığı, insanın bütün varlık ve benliğini doldurduğu zaman tüm yaratılmışlara da yayılır. Zira yaratılmış her varlık, Allah'ın sınırsız kudret ve gücünün bir eseridir.

Bir insanı seven; onun sanatını, yazısını, davranış ve tutumlarını da sever. Sevginin bu özelliği nedeniyledir ki, Allah Resûlü’ne (s.a.v.) turfanda bir meyve takdim edildiği zaman onu yüzüne sürer ve: "Rabbimin yeni bir yaratığıdır." derdi.

Ne şekilde olursa olsun, Allah sevgisi güçlendiği zaman Allah ile ilişkili en küçük şeyi dahi kendi çemberi içine alır. Bu sevgiyle dolup taşan insan, kendisine sıkıntı, keder ve acı veren şeyi dahi sever.

İleri boyuttaki sevgi, acı duyumunu zayıflatır. Sevgiliden ötürü duyulan derin iç huzuru ve mutluluk hâli, insanın acıyı en zayıf biçimde duymasına ya da hiç duymamasına neden olur.

Allah sevgisi gönülde derinlik kazandığı zaman insan, Allah’a karşı görevlerini yerine getiren herkesi sevmeye başlar. Güzel ahlâk ya da İslâmî terbiye gibi Allah’ın hoşnut olduğu nitelikleri taşıyan herkesi sever. Allah’ı ve ahireti seven bir mü’min kişiye, âlim ve âbid ile cahil ve günahkâr iki kişiden bahsedildiğinde onun gönlü, âlim ve âbid kişiden yana meyledecek, ona karşı bir sıcaklık duyar. Ona karşı duyduğu bu eğilim, o kişinin Allah'a olan inanç ve sevgisi kadar olur.

Kalbin bu meyli, herhangi bir çıkar ve faydanın olmadığı Allah için sevgidir. İnançlı insanın, o âlim ve âbid kişiyi sevmesinin nedeni, o kişinin Allah'ı, Allah'ın da o kişiyi sevmesidir.

Ne var  ki, sevgi zayıfladığında etki ve sonuçları ortaya çıkmaz. Etki ve sonuçları görülmeyen sevgiden ötürü ise mükâfat yoktur.

Fakat sevgi kalbi kapladığı zaman kişiyi, sevgiliyle dost olma, ona yardım etme, can, mal ve dil ile onu savunma yönünde harekete geçirir.

İnsanların, Allah olan sevgilerinin güçlü veya zayıf oluşlarına göre durumları da birbirlerinden farklılık gösterir.

Eğer sevgi, şimdi veya gelecekte sevgiliden elde edilecek bir faydaya bağlı ve onunla sınırlı olsaydı, o zaman vefat etmiş olan âlimleri, âbidleri, sahâbeyi ve hatta geçmiş peygamberleri sevmek diye bir şey kesinlikle düşünülemezdi. Halbuki dinine bağlı her müslümanın gönlünde onların sevgisi yerleşiktir.

Onlara duyulan sevgi, düşmanları tarafından aleyhlerinde konuşulduğu zaman konuşanları uyarmak, iyilikleri anlatılıp övüldüğünde ise sevinmekle hemen kendini gösterir. Bütün bunlar, Allah için sevgidir; çünkü sevilen bu insanlar, Allah’ın seçkin kullarıdırlar. Nitekim bir hükümdarı seven kimse, onun değer verdiği kişileri, hizmetçilerini ve sevenlerini de sever.

Sevgi, nefsânî arzular ile sınanır, test edilir. Bazen o kadar büyür ki, kişi kendi bütün istek ve arzularını, sevgilinin istek ve arzularına feda eder.

Allah için seven insan, Allah için nefret de edebilmelidir. Bir insanı, Allah'a ibadet ettiği ve Allah katında sevilen bir kişi olduğu için sevdiğin gibi, Allah’a isyan ettiği, Allah katında sevilmeyen biri olduğunda da ondan nefret etmelisin. Zira bir nedenden ötürü birini seven kişinin, bu nedenin zıddından dolayı da ondan nefret etmesi kaçınılmazdır. Bu, sevgi ve nefrette genel kuraldır.

Fakat sevgi ve nefret, kalpte gizli iki hâldir. Ancak bulundukları ortama baskın geldiklerinde varlıkları anlaşılır. Birbirine yakınlaşma veya uzaklaşma ya da uyum içinde veya uyumsuz olma gibi davranışlar, kişide onlardan hangisinin bulunduğunu gösterir. Sevgi veya nefret, bir davranış ve tutum olarak eyleme dönüştüğünde "dostluk" ya da "düşmanlık" adını alır.

Hadiste Allah Teâlâ: "Benim için arkadaşlık veya düşmanlık yaptın mı?" diye sormaktadır. Allah’a itaat ve ibadet dışında bir hâli veya Allah’a isyan ve kötü ahlâkından başka bir davranışı bilinmeyen kişilere karşı tutumun bellidir: Birincileri sever, ikincilerden nefret edersin.

Sorun, Allah’a kulluk ile günah bir arada bulunduğunda ortaya çıkıyor.

Sen soruyorsun: "Nefret ile sevgiyi aynı anda nasıl yaşarım? Zira bu ikisi birbirine zıt duygulardır. Sonuçları da birbirine karşıttır. Çünkü sevgi, uyuşmayı ve arkadaşlık kurmayı sağlarken; nefret, uyuşmazlığa ve düşmanlığa yol açar."

Bu soruya cevabım şudur: Bu durum, Allah hakkında tezat oluşturmadığı gibi insanlar hakkında da tezat oluşturmaz. Çünkü bir insanın pek çok huy ve özelliği vardır ve bunların bazılarından hoşlanırken, diğer bir kısmından hoşlanmayabilirsin. Hoşlandığın özelliklerini dikkate alarak bir insanı severken, hoşlanmadığın özellikleri nedeniyle de ona karşı nefret besleyebilirsin.

Aynı şekilde Allah’a kulluğunda kusur olmayan, günaha batmış bir yaşam süren veya bazen kulluk eden bazen de günah işleyen kişilere karşı yaklaşım da üç farklı seviyede olacaktır. Bu ise, herkese, sevgi ve nefret, kaynaşma ve sırt çevirme, arkadaşlık ve ayrılık olarak hakkını vermekle gerçekleşir.

"Günah işlese de bu kişi müslümandır. Müslüman, Allah’a kul olmuş insan demektir. Ben bir müslümandan nasıl nefret ederim?!" dersen, derim ki:

Onu müslüman olduğu için sever, günah işlediği için de ondan sevgini esirgersin. Ona karşı, kâfir ile günahkâr arasında bir tutum izlersin.

Kâfir ile günahkârın durumunu düşünürsen, bu iki tutum arasındaki farkını kavrarsın. Bu fark, İslâm sevgisi ve İslâm’ın hakkını verme farkıdır. Allah'a karşı görevlerin yerine getirilmemesini, sana karşı görevlerin yerine getirilmemesi gibi ve Allah'a karşı görevlerin yerine getirilmesini de sana karşı görevlerin yerine getirilmesi gibi düşünüp, bu farkı anlamaya çalış. Bazı hususlarda seninle uyum içinde olup diğer bazılarında sana aykırı davranan kimseye karşı, ne tümden somurtkan ol, ne de güleç; ne tamamen dost ol, ne de dostluğunu bitir; ne büsbütün sevgi göster, ne de soğuk ve ilgisiz davran. Bunların ortasında bir yol izle. Kendisiyle her konuda uzlaşıp ortak hareket edebildiğiniz kimseye ileri derecede gösterdiğin saygı, sevgi, nezaket ve konukseverliği ona asla gösterme. Yine bunun gibi, hiçbir şekilde uzlaşamayıp, ortak hareket edemediğiniz kişiye karşı sergilediğin küçümseme, umursamama ve değer vermeme gibi davranışları ona karşı gösterme.

Seninle bazı hususlarda uyuşup, bazılarında sana aykırı düşen kimseye karşı izleyeceğin orta yol şu olmalıdır:

Allah ile olan hukukunda kusur ve ihlal gördüğün zaman ona karşı küçümseyici bir tavır sergile. Allah’ın hukukunu gözeten bir yaşantıyı ortaya koyduğu zaman ise güler yüz, sevgi ve saygı göstererek onu onurlandır.

İşte Allah'a bazen itaat ederek, O’nun hoşnutluğunu kazanan ve bazen de isyan ederek, öfkesine uğrayan bir kimseye karşı ortaya koyacağın davranış ve tavır bu olmalıdır.

Nefret ya söz ile açığa vurulur ya da davranışla. Nefretin sözel dışa vurumu, bazen nefret edilen kişiyle konuşmamak, bazen ağır ve aşağılayıcı söz söylemek biçiminde gerçekleşir. Davranışla ortaya konulması ise, bazen o kişiden destek ve yardımı kesmek, bazen aleyhinde tavır almak, maksat ve amaçlarını sekteye uğratmak şeklinde ortaya çıkar.

Nefreti açığa vurmanın bazı biçimleri daha serttir. Bu sertlik ise, nefrete muhatap olan kişinin içinde bulunduğu günah ve isyanın büyüklüğüne göre değişir. Kasıtlı, bilinçli ve sürekli olarak değil de istemeden, elinde olmadan, yanılgı ve gaflet sonucunda yaptığını, akabinde hemen pişman olduğunu bildiğin günah ve kusurlarını görmezden gelmek ve gizlemek en doğru davranıştır.

Günahı bilinçli ve sürekli olarak işleyen samimi yakın arkadaşa karşı nasıl bir tavır ortaya konulacağı konusu yukarıda anlattığımızdan farklı bir konudur ve onun İslâmî hükmü de farklıdır. İslâm bilginlerinin bu konudaki değerlendirmeleri daha sonra aktarılacaktır.

Eğer günahı bilinçli ve sürekli olarak işleyen kişi, senin samimi arkadaşın değilse, ona karşı nefreti açığa vurma zorunluluğu vardır. Bunu da ya onunla ilişkiyi kesip, ona yüz vermeyerek ya da ona onur kırıcı, küçük düşürücü sözler söyleyerek yaparsın. Kuşkusuz onur kırıcı, küçük düşürücü söz, insan üzerinde, ilişkiyi kesmekten daha ağır ve sert bir etki yapar. Bu sözün şiddeti günahın büyüklüğüyle doğru orantılı olmalıdır.

Nefretin davranış olarak dışa vurumu iki seviyede gerçekleşir: Birincisi, günahkâr kişiden yardım, şefkat ve desteği çekmektir. Bu nefret göstermenin en alt seviyesidir. İkincisi, düşmanıymış gibi, iş, plan ve projelerini sekteye uğratmaktır.

Günahına engel olunabilecek kimselere karşı nefret mutlaka ortaya konmalıdır. Ama nefretin davranış olarak ortaya konması, onu günahtan alıkoymayacaksa, bundan kaçınılmalıdır.

Fakat ne olursa olsun, her durumda, sana haksızlık yapana senin iyilikle karşılık vermen, oldukça güzel ve doğru bir davranıştır.

Fakat başkalarına zulmeden, hakkını gasp eden kişiye gelince; buna iyilik yapmak doğru olmaz. Çünkü zalime iyilik, mazluma kötülük etmektir. Mazlumun hakkı, öncelikle gözetilip korunmaya daha layık ve uygundur. Allah katında, haksızlığa uğramış kimsenin kalbinin, zalime sırt çevrilmek sûretiyle teselli ve takviye edilmesi, zalimin gönlünün alınıp teselli edilmesinden daha üstün bir davranıştır. Ancak haksızlığa uğrayan sen isen, bu durumda affedip bağışlaman daha yerinde ve güzel olur.

İslâm âlimleri, günahkârlara karşı nefretin açığa vurulmasında farklı davranış ve yöntemler belirlemişlerdir. Ancak hepsi de zalimlere, bid’atçılara ve başkalarına da zarar veren günahkârlara karşı nefretin dışa vurulmasında görüş birliği içindedir.

Fakat işledikleri günahların zararı yalnız kendileriyle sınırlı kalan günahkârlara karşı nasıl bir davranış ortaya konulacağı konusunda ihtilaf edilmiştir. Bazı âlimler, ayırım yapmaksızın, bu kategoriye giren günahkârların hepsine şefkat ve acıma hisleriyle yaklaşmışlardır. Bazıları da onlara karşı oldukça sert bir tavır sergilemiş ve onları dışlamışlardır.

Ahmed b. Hanbel, haklarında duyduğu en küçük bir sözden dolayı İslâm'ın ileri gelen kişileriyle ilişkisini kesiyordu. Hatta o, Yahya b. Maîn’in, "Ben hiç kimseden bir şey istemem; fakat sultan da olsa her getirenin getirdiğini alırım." dediğini duyunca, derhal onunla da arkadaşlığına son vermiştir.

Aynı şekilde Haris elMuhâsibî’yi de Mutezile’yi eleştirdiği kitabını yazarken takip ettiği metottan dolayı, "Sen önce onların şüphelerini yazıyor ve böylelikle halkın bu şüpheler üzerinde düşünmelerine yol açıyorsun. Sonra bu şüphelere cevaplar veriyorsun." diyerek eleştirmiş ve terk etmiştir.

Yine o, Hz. Peygamber'in (s.a.v.): "Allah, Adem’i kendi sûretinde yarattı."hadisini tevil ettiği gerekçesiyle Ebû Sevr’le de bağlarını koparmıştır.

Bu, niyete göre değişen bir durumdur. Aynı şekilde niyet de duruma göre değişir.

Fakat insanların ihtiyaç hâlinde, acziyet içinde bulundukları ve ancak ulaşabildikleri imkanları kullandıkları düşünüldüğü takdirde düşmanlık ve nefret konusunda bir yumuşama meydana gelir. Bu kabul edilebilir bir durumdur.

Ancak bazen niyete yağcılık ve dalkavukluk karışır da böylece kişi birtakım günahlara göz yumar. Günahları görmezden gelmeye iten bu sebeplerin başında yağcılık ve dalkavukluk, kalp kırmama, küstürmeme ve nefret ettirmeme isteği gelmektedir. Şeytan bu düşüncelerle günaha göz yuman akılsız insanlara, "şefkat ve acıma duygularıyla günaha göz yumdukları" düşüncesini empoze ederek onları aldatır.

Bunun ayırt edici kriteri şudur:

İnsan kendisine karşı hatalı davranışlar sergileyen günahkâr kişiye şefkatle davranıp, "Ne yapalım, bu hatayı işlemek, onun kaderinde varmış. Kaderi değiştirmek mümkün değil. Ezelde bunu yapması takdir edilmişse, bundan nasıl kurtulabilir?!" diyebilir.

Ama onun Allah’a karşı olan hatalarında böyle bir düşünce ve niyet doğru olmaz. Kaldı ki kendine karşı yapılan yanlışlıklarda ona öfkelenip, Allah’a karşı yanlış yaptığında acıma duygusuyla ona yaklaşıyorsa, bu kişi, şeytanın tuzağına düşmüş bir yağcı ve dalkavuktur. Bu kişiye karşı dikkatli olunmalıdır.

Eğer: "Nefreti dışa vurmanın en basit biçimi, o kişiden yüz çevirip, onunla arkadaşlığa son vermek ve ona olan yardım ve desteği kesmektir. Nefreti bu şekilde dışa vurmak, dinî bir görev midir? Bunu yapmayan kişi, günahkâr olur mu?" diye sorarsan, cevabımız şudur:

İslâmî ilimlerinden çıkan sonuca göre; bu tutum, yükümlülükler ve farz olan görevler kapsamında değildir. Zira biz biliyoruz ki, Hz. Peygamber (s.a.v.) ve sahâbesi devrinde, içki içen ve utanç verici davranışlarda bulunan kimseler bütünüyle dışlanmazlardı. Aksine sahâbeden bir kısmı onur kırıcı, küçük düşürücü sözler söylerlerken, diğer bir kısmı onlara hiçbir şekilde müdahalede bulunmayarak, yüz çevirip terk etmekle yetinirlerdi. Bunların dışında o insanlara şefkat duygularıyla yaklaşan, dışlamayan kimi sahabîler de vardı.

Bunlar dinin ince meseleleridir. Ahiret yolcularının uygulamaları bu meselelerde farklılıklar gösterebilir. Bu nedenle herkes, kendi durumuna göre bir tavır ortaya koyar. Bu gibi meselelerde ortaya konacak tutum, ahlâkî erdemler çerçevesinde değerlendirilir; haram veya farz olarak nitelenmez. Çünkü insanın asıl sorumluluğu, Allah’ı bilmek ve O’nu sevmektir.

Her insan, arkadaşlık yapmak için uygun değildir. Bu konuda Allah Resûlü (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

"Kişi, arkadaşının dini üzeredir. Öyleyse arkadaşlık yaptığınız kimseye dikkat edin."

Kendisiyle arkadaşlık edilmeyi gerektiren birtakım niteliklerin kişide bulunması zorunludur. Bu nitelikler, arkadaşlıktan beklenen faydaları sağlayıcı olmalıdır.

Arkadaşlıktan dünya ve ahiret yaşantısına dair faydalar beklenir. Arkadaşın ekonomik, sosyal ve siyasî gücünden yararlanmak, onunla sosyal bir çevre oluşturmak, arkadaşlığın dünya hayatına dair faydalarından bazılarıdır. Fakat arkadaşlıktan elde etmeyi umduğumuz faydalar, menfaatçilik düzeyinde olmamalıdır.

Arkadaşlık yapılacak kimsede şu beş niteliğin bulunması gerekir:

1. Akıllı olmak,

2. Güzel ahlâklı olmak,

3. Günah içinde bir hayat sürüyor olmamak,

4. Bid’atçı olmamak,

5. Dünyaya aşırı düşkün olmamak.

Akıl, sermaye ve temeldir. Aptalla olan arkadaşlıkta hayır yoktur. Ne kadar uzun sürerse sürsün, aptal biriyle yapılan arkadaşlığın sonu ayrılık ve dargınlıktır.

Güzel ahlâk, arkadaşlıkta kaçınılmazdır. Çünkü akıllı nice kimse vardır ki, her şeyi olduğu hâl üzere, gerçekliğiyle kavrar. Fakat öfke, ihtiras, cimrilik ve korkaklık gibi huylar kendisinde baskın geldiği zaman nefsânî arzu ve tutkularına boyun eğer. Kötü ahlâkını yenemediği ve ahlâkını güzelleştiremediği için de bildiğinin aksine davranır. Böyle bir kişinin arkadaşlığında hayır yoktur.

Günahkârca bir yaşantıyı sürdürmekte ısrar eden kimsenin arkadaşlığında da hayır yoktur. Allah’tan korkan kimse, büyük günahlarda devamlılık göstermez. Bundan dolayı Allah’tan korkmayanın kötülüğünden emin olunamayacağı gibi arkadaşlığına da güvenilmez. O, menfaat için her şeyi yapabilir.

Sünnet karşıtı insanla arkadaşlık edildiği takdirde sünnet karşıtlığı anlayışının bulaşması tehlikesi vardır.

Sünnet karşıtı insan, terk edilmeyi, kendisiyle her tür ilişkinin kesilmesini hak etmiştir. Durum böyleyken arkadaşlığı nasıl tercih edilebilir?

Said b. Müseyyeb'in, Hz. Ömer’den (r.a.) yaptığı rivayette Hz. Ömer (r.a.) arkadaş hakkında iyi düşünülmesini istemekte ve şöyle demektedir:

"Dürüst ve erdemli arkadaşlar edin. Onların korumasında güvenle yaşarsın. Onlar rahatlık ve bollukta süs ve ziynet, darlık ve sıkıntıda azık ve destektirler. Arkadaşının senden istediği bir işi en güzel biçimde yerine getir ki, gerektiğinde sana daha güzeli ile karşılık versin. Düşmanından da uzaklaş. Yalnızca güvenilir insanlarla arkadaşlık yap. Güvenilir olanlar ise, Allah’tan korkanlardır. Günah içinde bir hayat sürenlerle arkadaşlık yapma, onlardan ancak kötülük öğrenirsin. Onlara sırrını söyleme. İşlerini Allah’tan korkanlara danış ve onların görüş ve düşüncelerini önemse."

Güzel ahlâka gelince.. Ölüm döşeğinde yatan Alkame elUtâridî, oğluna vasiyetinde güzel ahlâk sahibi arkadaşı şöyle tanımlar:

"Oğlum! Arkadaşlık yapacağın kimsede şu özellikler bulunsun. Kendisine hizmet ettiğinde seni korusun, arkadaşlığıyla sana şeref versin, güzellik katsın, ihtiyaç anında yardım etsin. İyilikte sana yardımcı olsun, iyiliklerini görüp dile getirsin; ama kusur ve hatalarını gizlesin. Kendisinden bir şey istediğin zaman versin, sen sustuğunda sözü açsın, sıkıntılı anında yardımına koşsun, seni teselli etsin, konuştuğunda sözüne inansın. İkiniz birlikte bir işi omuzladığınızda seni başkan seçsin. Ölçüp tarttığınızda seni kendine tercih etsin.”

Alkame bu vasiyeti ile, arkadaşlık hukukunu da açıklamış bulunmakta ve arkadaşın bu ödev ve sorumlulukları yerine getirmesini şart koşmaktadır.

Dünyaya düşkün kişinin arkadaşlığı, öldürücü bir zehirdir. Çünkü karakter ve huylar, yaratılış itibariyle, arkadaşa benzemeye ve ona uymaya eğilimlidir. Arkadaşlar farkına varmadan birbirlerinden etkilenirler ve mizaçları birbirine benzer.

Bundan dolayı dünyaya aşırı düşkün olanlarla beraber olmak, insanda doyumsuzluk ve açgözlülük duygularını harekete geçirir. Dünyaya karşı soğuk ve isteksiz insanlarla (zahidler) beraber olmak da insanı dünya hayatına karşı soğuk ve isteksiz yapar.

Bu yüzden dünyaya gönül verenlerle arkadaşlık yapmak, hoş karşılanmamış; ahirete sevdalı insanlarla arkadaşlık yapmak ise güzel görülmüştür.

Hz. Ali (r.a.) şöyle demiştir:

"Yanlarında çekingen, mahcup, sıkılgan olunan insanlarla oturup kalkmak sûretiyle amellerinizi diri ve zinde tutunuz." 

Ahmed b. Hanbel (rah.a.):

"Beni belâya düşüren, kendilerinden utanıp çekinmediğim, kendilerine karşı saygı hisleriyle dolmadığım arkadaşlardan başkası değildir." demiştir.

Lokman Hakîm de oğluna vasiyetinde şöyle demektedir:

"Oğlum! Âlimlerle oturup kalk, meclislerinde onlara iyice sokul. Sağanak yağmurlarla ölü toprak nasıl diriliyorsa, hikmetle de ölü kalpler öyle dirilir."

Arkadaşlığın anlamı, şartları ve faydaları konusunda anlatmak istediklerimiz bunlardır.

 

Yıllarca hicvettiğim biri ile arkadaşlık yaptım evet doğrudur. İyi yada kötü birçok günler geçmiştir doğrudur. Ama ben hiçbir zaman ne vefasız oldum ne nankörlük yaptım nede hainlik. Her zaman vefalı, dürüst, ahlaklı oldum. Kim ne derse desin aldırmadım. Şahsi olan hiçbir şeye aldırmadım. Hatta kendi ailesinden bile hicvettiğim şahıs ile alakalı bir çok şikayetler oldu arabuluculuk yaptım. Çünkü birbirimize yakın olmuştuk aile dostu gibi idik. Ben hicvettiğim şahısı deşifre etmemin sebebi artık Allaha daveti bıraktığını kendini, dinini ve milleti sattığını gördüğüm için bıraktım ve karşısına dikildim.

Fakat kendisinde İslami ahlak ve edebin eseri olmadığı için karşısına benim gibi (ki hiç kimse benim gibi sözünün arkasında durmadı ve fırıldak gibi döndü ve dönmeye devam ediyor ki bunlardan biri si şöyle dedi; Abi sen yanlış yaptın Ebu said gibi bir belama şerefsize açıktan saldıracan benim gibi yapacan sinsi olacan kurnaz olacan hocam hocam ayağına yatacan onun işi gücü yalakalık işini yürütecen. Evet istanbuldan çok sevdiği bir dostunun sözleri bunlar.) hiç kimse çıkıp nasihat etmedi. Etti yada başarılı olamadı.

Bugun birileri çıkıp yuh olsun sana diyor, veya bir kahvenin bile kırk yıl hatırı var diyor veya birileride seni ilim ehli görüyorduk vs.. veya birileri kibirli gururlu ahlaksız diyor. Elin ağzı torba değilki büzesin veya hayvan değilki ağızlarına torba asasın. Elbetteki ağzı olan konuşacak ama hep boş konuşacak ve çuvallıyacak.

Neden Selef kadar başıboş ve kopuk ilmi otoritesi olmayan bir fırka daha yoktur. Bakın her fırkanın bir düzeni intizamı bir otoritesi vardır. Selefe baktığında ise bunu göremezsiniz. Her hoca kend fırkasını kurmaya çalışır. Rakip çıktımı kaka demeye başlar ama benim gibi biri çıkıp hicvettimi yuh der. Sana yuh, dün hocamı bu derken bugun hoca diyorsan. Dün “''leküm diyniküm veliyedin'' Sizin dininiz size benim dinim bana” derken bugun bir fincanın bile kırk yıl hatırı var diyorsan sana yuh derim.

Evet, dediğim gibi selef kadar başı boş olan ilmi otoriteden yoksun bir topluluk yoktur. Selefte herkes şeyhulislamdır. Kimse kimseyi takmaz. Muhakkak işine gelen fetvayı arayan birinden bulur. Hatta edilleyi şeriyyede bile ittifak yoktur. Bir namaza durun kılış şekilleri bile evlere şenliktir. Herkes farklı farklıdır.

İlmihal meselelerini bırakın itikadi meselelerde bile korkunç ayrılıklar vardır. Ama selef o kadar başı boş ve ilmi otoriteden uzaktır ki. Dört tane çığırtkan kendilerine alim süsü verebilmektedir. Kimi bağıra bağıra güya sohbet eder kendine İslam davetçisi der, kimi kendini muhaddis görür, kimi kendini icazetli Allame görür, kimi ben Medine mezunuyum diplamam der ve her kes kendini bir yerde görür.

Ama bakın hepsindede davet ruhu yoktur ve hiç olmadıda. Ben Hüseyin Ebu Emre inanarak ve bütün samimiyetimle hiçbir zaman davet ruhunu yitirmedim ve hiçbir zaman Allaha ihanet edecek dinine ihanet edecek izzetsizlik ve şerefsizlik yapmadım. İzzeti ve şerefi hep Allahın dininde aradım. Fakat günümüzde davet adı altında ortaya çıkanlar hep izzet ve şereflerinin peşine düşmüşlerdir. Allahın izzetini düşünmemişlerdir ve düşünmezlerde.

Neden, hep davetleri dış mihraklı ve birilerinin desteklediği para yardımı yaptığı kuyruklar olmuşlardır da ondan. Selefin içine düştüğü asıl muamma budur. Hep dışarının yardımı hoca geçinenlerin insanları vitrin göstererek paraları hapur hupur yemeleri. Olay bu başkası hep istisna.

Ebu said yıllarca dolandırmadığı vakıf sömürmediği yardım kuruluşu kalmamıştır. Manisada birine Medine dilencisi derler ya aslında Medine dilencisi bunlar yani hoca takımı. Ebu said bugun ne kadar davet adı altında selefin hocası var ise iki lafından biri ben onların ne ile geçindiğini nerden yardım aldıklarını biliyorum. Onların fitnesini yaymaya çalışıyorlar derdi. Hadi çıksın hem kendinin hemde onların kini açıklasın.

İşte ben bu çarpık düzenin bir parçası olmak istemediğim için tamamen iğrendim ve selefin yaşantısının ve davetinin bu olamıyacağını kardeşliğin bu şekilde tesis edilemeyeceğini açıkca ilan ettim. Ha ama uslublu ama uslubsuz.

Siz üçüncü şahıslara düşen ise ras gele sevinme rasgele hicvetmesi için değil. Aklınızı başınıza alın oturun bir düşünün diye. Ben hiçbir zaman mürit meraklısı olmadım olamamda olmamda. Ben insan Müslüman dostuyum. Hepte öyle kaldım. Hiçbir zaman dalkavuk olmadım olanlarıda sevmem. Hiçbir zaman münafık olmadım olanlarıda hiç sevmem. Hiçbir zaman hain olmadım olanlarıda sevmem. Hiçbir zaman vefasız olmadım olanlarıda sevmem.

Yine aynı hak davetimdeyim hiç kesintide vermedim. Yine ilmi edebi imani derslerimi ve davetimi yapıyorum yapacağımda. Bu yoldada bana hiç kimse mani olamaz.

Bu gün davet adı altında yapılanları Allah için tek tek il il inceleyin bir kalite bir samimiyet bir birliktelik göremezsiniz ama bir tablo internette boy boy resimlerle videolarla bazı görüntüler görebilirsiniz. Sadece görüntü ruhsuz birliktelikten uzak her türlü münkerata göz yumanbir görünüş. O selefin kardeşliğinden eser bulamazsınız.

Selefe bakın bir ayrılık bölünme fırkalaşma asla içlerine sindiremezler akşam karanlık oldumu içlerine hüzün kaplar.

Bugun kü güya selefim diyen topluluklara bakın dernekler adı altında bir bölünme bir çözülme yarışına girmişlerdir. Bu sadece şeytana yaramıştır ve yarayacakta.

Ve tabi sizleri vitrin yerine koyanlara seminer veya vs.. düzenleyerek bir iş yaptım deyip islamı ruhtan uzak bir birlikteliğe.

Ve tabi önünüze geçip konuşup videoyu götürüp para alanlara.

Ben çıktım birini hicvettim ama uslublu ama uslubsuz. Dediğim her sözümün arkasındayım. Münafık ebu said dedim. Sözümü doğrulayacak binlerce delil var. İzzetsiz dedim, Sözümü doğrulayacak binlerce delil var. Yalancı dedim, Sözümü doğrulayacak binlerce delil var. Paraya meyillidir dedim, Sözümü doğrulayacak binlerce delil var. Kadına zaafı var düşkün dedim, Sözümü doğrulayacak binlerce delil var. İki yüzlü (en az 200’lü) dedim, Sözümü doğrulayacak binlerce delil var. Karaktersiz dedim, Sözümü doğrulayacak binlerce delil var. Korkak dedim, Sözümü doğrulayacak binlerce delil var. İnsanları birbirine düşüren bir gıybetçi nemmamcı dedim, Sözümü doğrulayacak binlerce delil var. Verdiği sözü asla yerine getirmediği gibi hatırlamazda dedim, Sözümü doğrulayacak binlerce delil var.

İlim den ve ilmi ahlaktan otoriteden yoksun dedim, kasetlerini dinleyin göreceksiniz, Sözümü doğrulayacak binlerce delil var. Hiçbir zaman elinin kazancını yememiştir hep milleti vitrin olarak gösterip kendinin ve dinini satmıştır dedim, Sözümü doğrulayacak binlerce delil var. Avrupadan atılmıştır yani kaçmıştır, Ümraniyede yediği haltlar İstanbul fatihte vakıf adı aldınta yediği haltlar, konyada buğday tüccarlığında yediği haltlar, kayseride güya açtığı medrese verdiği sözler ve yediği haltlar davanın orda nasıl baltalandığı ve adeta bittiğinin sebebleri, Ankarada yediği haltlar, Adanada yediği haltlar, antepte yediği haltlar, hocaların arkasından izzetsizce konuştukları ve onları çekememesi onları her fırsatta küçük düşürücü hareketler, Sözümü doğrulayacak binlerce delil var.

Evet ben Alimim diye geçinen bir belamı deşifre ettim ve hicvettim. Günahsa ahrette hesabları görücü olarak Allah yeter. Ve dilerim Rabbimden ebu said belamını müflis durumuna düşürür benide davacı ve hırslı kılar. Allah cennetin buna ve bunun gibilere kokusunu dahi tattırmasın. İnsanlara farklı farklı yüzlerle dünyada görünmek çok kolaydır. Ama maskelerin düşeceği bir yerde kimse içindekini gizleyemeyecek. İşte o gün hesabların görüldüğü gün mümin kim münafık kim, müşrik kim, kafir kim, alim kim belam kim hepsi ortaya çıkacak. Allah o gün yüzü ağaranıda kararanıda ortaya çıkaracak.

Sizlere tavsiyem bırakın artık bu süslü ruhsuz salon adamlarını. Kendinize gelin ve Selefin o İslam kardeşliğini arayın bulun ve hayatınıza geçirin. Artık vitrin olmayın birilerinin kuyruğu olmayın, Birbirinize bir belama çanak tutarak sırt dönmeyin Allahın kulları kardeşler olun. Kardeşliğinizi bir belama kulak vererek tayin etmeyin dininize kulak verin. Dininiz nasıl bir kardeşlik istiyor ise öyle kardeş olun.

Ebu said kardeşlik nedir duygusu nedir vefası nedir asla bilmezde . Daha fazla bu ve bunun gibilerle vaktimi harcamayacağım ve ölene kadarda tevbe edip bu yaşantısından rucu edene kadarda hicvedeceğim. Muhakkak şu hali ile diyorum böyle biri ile uğraştığımda salakların ağzı olan konuşur misali arkamdan ahlaksızca bilgisizce hoyratça veya münafıkça ortalığı karıştırma niyetiyle veya hangi niyetle olursa olsun konuşmasına veya yazmasına cevab vermeyeceğim gerekte duymuyorum ama doğruların sizler tarafından bilinmesi hasebiylede böyle bir yazıyı kaleme aldım.

Allah beni ve bütün inananları korusun. Ben aynı samimi duygularla aynı karakterimle davamdayım ve aynı samimiyetimlede devam ediyorum. Tüm Müslümanlar benim kardeşimdir. Bir kişiyi hicvederek ne dinimi nede ahretimi nede kardeşliğimi yıkmam. Allah böyle davrananalarada iman hidayet nasip etsin.

 "Sübhâneke Allahümme ve bihamdike eşhedü enlâ ilahe illâ ente estagfirüke ve etûbü ileyke"

Esselamu aleykum ve Rahmetullahi ve Berakatuh

30/12/2011

KARDEŞİNİZ

HÜSEYİN EBU EMRE

İnanç, temelde içsel ve kişisel bir olaydır. Yani kişi neye inanıyorsa önce onu kendi içinde yaşar ve neye inanmıyorsa onu da önce kendi içinde red­deder. Ancak sanıldığı gibi konu bu kadar basit, bu kadar soyut ve sınırlı de­ğildir.

Doğrusunu söylemek gerekirse insan kendi içinde neye inanıyor, ya da neye inanmıyorsa mutlaka ona göre psikoloji k bir tutum içine de girer. Hatta zaman zaman, içindeki bi inanma ya da inanmama olgusu, en sert ta­vırlar olarak onun dışına yansıdığı bile olur.

Unutmamak gerekir ki ölüme meydan okuyanlar, gözlerini kırpmadan düşmanlarının üzerine saldıranlar; para, servet, zenginlik ve şöhret uğ­runa katlanılmaz uğraş verenler; defineler e ulaşmak için havsalaya sığmaz maceralar a sürüklenenler, bir şeye inandıkları için böyle yapabilme ktedirler .

Öyle ise hiç tereddüt etmeden diyebilir iz ki bütün arzuların, umutların, dâ­vâların ve idealleri n temelinde bir inanç vardır; Bütün savaşların, kavgala­rın, politik mücadelelerin, ticarî rekabetle rin, yarışların ya da barışların, hatta propagand a ve reklamların arka planında mutlaka birer inanç vardır.

Dolayısıyla bütün bu gerçekler gösteriyor ki inanç, insanın psikoloji sini birinci derecede yönlendiren, hatta tavırlarını belirleye n bir zihin ve yürek gücüdür. Bu bakımdan inanç, kendi tanımı içinde statik bir potansiye l ise de en ufak bir manipülasyonla dinamik bir güce dönüşebilir.

İnanç, ya da İslam'ın diliyle «iman» dediğimiz bu görünmeyen gücün bütün insanlard aki ortak özellikleri şu şekilde özetlemek mümkündür.

1. Bir şeye, gerçek diye kesinlik derecesin de inanan insanlar, temelde hak ya da batıl olsun yeri ve zamanı geldiğinde bu inanç uğruna her şeyle­rini feda edebilirl er. İnançlı insanlar için bu ihtimal daima vardır ve top­lumsal yaşam açısından çok önemli bir noktadır. Öyle ki gölgesinden kor­kan nice kimseler, zaman gelmiş inançları uğrunda arslan kesilmişler, ha­yatlarını bile hiçe saymışlardır.

Unutmamalıdır ki gerek rahmânî zaferler, gerekse şeytânî galebeler seve seve canını feda eden insanların cesetleri üzerinde daima bina edilmiştir.  Şu halde güçlü inanç, kişinin, rolünü üstlenmek durumunda olduğu du­yarlı dakikalar da en cesur tavrı göstermek, ya da en coşkulu bir kulluk ha­lini yaşamak için ona gerekli aktivitey i kazandırabilecek bir kaynaktır. Onun içindir ki Allah'ın huzurunda, huşû içinde namaza duran bir mü­minin, ruh hali nasıl ise, bir heykel karşısında kılı kıpırdamadan dimdik duran müşrik bir insanın ruh hali de aynen öyledir.

2. Hakka ya da batıla inanan insan, hiç bir zaman tarafsız olamaz. Kişi neye inanıyorsa onu, inanmadığı şeye daima tercih eder. Buna bağlı olarak inandığı şeye inananları da tercih eder. İşte deneye tutunan ve bilimsell ik iddiasında olan pozitiviz m, bu noktada iflas etmiştir.

Allah Teâlâ, Hucurât Sûresi'nin 10'uncu âyet-i Kerîmesi'nde meâlen şöyle buyurmakt adır: «Gerçek şu ki, müminler kardeştirler...» Müminler ise Allah'a, melek­lerine, kitaplarına, elçilerine, âhiret gününe ve kadere inananlar dır. Şu halde bu gerçeklere içtenlikle inanan insanlar, renkleri, ırkları ve dilleri ne olursa olsun, hatta hangi ülkede ve hangi bayrak altında yaşıyor olurlarsa olsunlar, Allah'ın belirlediği bu iman ölçülerine göre kardeştirler. Bu da zo­runlu olarak şu sonuçları doğurmaktadır:

a) Müminler kardeş olduklarına göre birbirler iyle kardeşçe ilişkiler içinde olmak zorundadırlar. Keza bu ilişkileri bütün engellere rağmen sür­dürmek mecburiye tindedirl er. Buna bağlı olarak onların birlik ve beraberli­ğine, dayanışma ve yardımlaşmalarına engel olan her şey, ama her şey on­ları, yüreklerindeki inanca aykırı bir doğrultuya yönlendiren düşmanların ve şeytanların planlarıdır.

b) Mümin olmayan insanlara gelince bunlar, -değil yakın akraba - anne, baba ve öz kardeş bile olsalar, hiç akraba olmayan müminlere göre yabancı sayılırlar. Mümin kişi, gerçekte yabancı olan bu yakınlarına karşı, duygula­rına belli bir yön vermek ve tedbirli olmak zorundadır.

Müminin İnsanlara Karşı İçsel Tutumu

Allah'a, meleklere, kitaplara, peygamber lere, ölümden sonraki ebedî hayata ve kadere inanan kimsenin, insanlara karşı içinden izleyeceği tutum, elbette ki muhatapla rının imânî durumlarına göre farklı olacaktır.

Örneğin gerçek bir yahudi, gerçek bir hıristiyan ya da gerçek bir budist, dinine mensup olmayan bir kişiyi veya bir topluluğu kendi dindaşlarına karşı desteklem ez. Kulübüne gönülden bağlı bir futbolcu, inancını ya da ideolojis ini paylaşmayanları, veya takımını tut­mayanları, kendi yandaşlarına karşı yine desteklem ez.

Burada ince bir nokta daha vardır: Örneğin aynı insanda din ile ide­oloji, din ile milliyetçilik, din ile akrabalık ya da din ile başka bir duygu karşı karşıya gelebilir . Yani, aynı insanın içindeki farklı iki olgu arasında bazen herhangi bir nedenle çatışma doğabilir. İşte müslüman kişi eğer böyle bir durumda kalacak olursa onun iç dünyasındaki bu çatışma, kendisini n ger­çek bir imana sahip bulunup bulunmadığını ortaya çıkaran çetin bir sınav olur.

Bir şeye inanmak, mutlak surette en az iki şeyden birine taraf olmak demektir. Esasen taraftarlık, kaçınılmaz bir hayat kanunudur . Onun için hiç bir kimsenin, imânî ve ideolojik konuda yan tutmaması mümkün değildir. Hemen her insanın, bağlandığı bir din, bilinç ve kültür düzeyine göre be­nimsediği siyasal bir görüş, savunduğu bir ideoloji, ya da kutsal saydığı bir dâvâsı vardır. Ancak bu açıklama, bütün insanları ilkel bir ayırımla dost ve düşman diye iki kamp olarak görmek anlamına gelmez ve asla gelmemeli dir de. Fakat her şeye rağmen Kur'ân'ın ölçüleriyle bütün insanlar, mümin kişiye göre yine ikiye ayrılırlar. Bunların bir kısmı, Kur'ân-ı Kerîm'in tamamına inananlar dır ki aralarında iman kardeşliği bağı vardır. Her çağda gerçek anlamdaki iman, bunların gönüllerinde varlı­ğını sürdürerek sonraki kuşaklara intikal eder.

Allah hayırlı dostlar versin münafık olupta kendini müminlerden görenlerden eylemesin . Yeryüzünde bozguncul uk yaptıklarında neden yapıyorsunuz dediğimizde biz yeryüzünü ıslah edicileri z asıl bozguncu sizlersin iz diyen kalbi hastalıklı olan nankörlerden eylemesin .. Amin..

            

Saygı, kutsal değerlere, değer verilmesi gereken şeylere gereken önemi vermek demektir. En kutsal varlık Allah Teela'dır, En başta ona saygı duyulur. Ona hiçbir şeyi ortak koşmamak, kayıtsız şartsız ona boyun eğip, mütevazi olmak ona saygı göstermektir ki buna aynı zaman da takva da denir. Takva ya da Allah'a karşı saygılı olmak müslümanı her türlü kötülüklerden koruyacak üstün bir meziyetti r. Ashab-ı kiram, Allah'a karşı duydukları derin saygıdan dolayı, küçük günahları bile helak sebebi sayarlardı. Çünkü onlar hatanın küçüklüğünü değil, emrine karşı gelinen Allah'ın büyüklüğünü dikkate alırlardı. Kuru kuruya sade bir saygıdan söz etmek kimseye bir şey kazandırmaz. Allah'a ve Resulüne herkesten çok İtaat etmeli, en üstün saygıyı onlara karşı beslemeli dir. Efendimiz in Allah Teala'ya karşı ne büyük bir saygı beslediği ve her hususta ümmetine örnek olduğu açık bir gerçektir.

http://www.archive.org/details/tevhidiveimanidersler

Münafıklar, zorluk ve sıkıntı anlarında, müminleri terk etmeye ve kendi çıkarlarını kurtarmaya çalışırlarAncak, bunu da her zamanki ikiyüzlülüklerini sürdürerek, yani kendilerini haklı göstermeye çalışarak yaparlar"Biz çıkarlarımız zedelenir diye korkuyoruz, Allah'a tevekkül edemiyoruz " demezlerBunun yerine bazı bahaneler öne sürerler

Münafık, müminlerin güçsüz olduklarını zannettiği zamanlarda onları sadakatsizliğe, hainliğe, umutsuzluğa, şevksizliğe sürüklemek isterBunun için de sinsi bir üslup kullanarak, gizliden gizliye çevresindeki kişilerin imanını zedelemeye ve onları şüpheye düşürecek sözlerle kendine yandaş edinmeye çalışırBunun için kullandığı yöntemlerden biri müminlere iftira atmaktır

HUZUR VADİSİ ARTIK LİMİTİ DOLMUŞTUR VE HÜKÜMSÜZDÜR. EBU SAİD BELAMININ İFSAT ETTİĞİ HAİN VE MÜNAFIKLARIN YUVASI OLMUŞTUR

ORDAN EĞER SİZLERE BİR DAVET YADA BİR DUYURU VEYA BİR MESAJ GELİRSE BUYRUN ŞUNU YAPIYORUZ BÖYLE EDECEĞİZ ŞURAYA GİDİYORUZ BUYRUN GİBİ O SADECE ASLI OLMAYAN SADECE 4-5 KİŞİNİN ŞAHSİ İHTİRASI VE ÇABASIDIR NE İSLAMLA NE İNSANLIKLA NEDE AHLAKLA BAĞDAŞMAMAKTADIR. İŞLERİ GÜÇLERİ SADECE BİRŞEYLER YAPTIĞINI İMA İÇİN HİÇ ALAKASIZ İNSANLARA MESAJ ÇEKMEKTİR. TABİ HAİNLİK DE MESLEKLERİ  NEDE OLSA KLAVUZLARI BELAM, CİNLİ BİR K... NANKÖR K...

OYUNA GELİP KENDİNİZİ KULLANDIRMAYINIZ. VE NEDEN BÖYLE YAPTINIZ DİYEDE HESAB SORUNUZ YANDAŞ OLUPTA AYNI ONLAR GİBİ OLMAYINIZ HESABI UNUTMAYINIZ

AYRICA KENDİNİ VE DİNİNİ UTANMADAN SATAN EBU SAİD AHLAKSIZLIĞINA DEVAM EDİYOR

ANKARADA YAPTIĞI BÖLÜCÜLÜK YETMEDİ KENDİNE YENİ VİTRİNLER OLUŞTURMAYA ÇALIŞAN ESKİNİN KAŞARLI HIRSIZI ADANA ANTEP VE MARAŞA KADAR GİDEREK ORADA ARADIĞI İLGİ VE ALAKAYI BULAMAMIŞ VE BÖLÜCÜLÜĞE GİTMİŞTİR KENDİNE KULAK VERENLERLE YENİ BİR OLUŞUMA ÇALIŞAN EBU SAİD ORADA Kİ DÜZENİ BOZMAK İÇİN ELİNDEN GELENİ YAPMIŞ KENDİ ARALARINDA Kİ DÜZENİ İTHAL HOCALARLA BOZMA MİLLETİ BİRBİRİNE DÜŞÜRME VE DAHA SONRADA KEYFİNE BAKMA POLİTAKISNA GİRMİŞTİR. UYANIN ARTIK MÜSLÜMANLAR EBU SAİD HAKKA DEĞİL SADECE KENDİ NEFSİNE ÇALIŞANDIR. DİNİNİ VE KENDİNİ SATANDIR BUNU BÖYLE BİLİN.

Adanada zaten bir dernek vardı ne olduda ikinci bir dernek ihtiyacı doğdu EHLİ HADİS isminde yenisi açıldı bunu bir sorun kardeşler sorunki meselenin özünü anlayın. Orda bir hoca zaten var öve öve daha önce bitiremiyordu şimdide arkasından her lafı ediyor ne olduda övdüğünü yeriyor. Ebu Saidçi olmadı diyemi, Öbür dernektekiler yoksa kardeşleri değilmi. Fırkalaşmaya giden kendine mürit toplamaya çalışan bir zavallıya alet olmayın kardeşler bu ahirette size azab getirir bilesiniz. Her âlim, Cennetlik demek değildir. Onlardan da Cehenneme giden olacaktır. Kuranı kerimde, kötü âlimler, dilini sarkıtıp soluyan köpeğe, kitap yüklü merkebe benzetilmiştir. (Cuma 5, Araf 176)

Faciri anlatmaktan ne zamana kadar kaçınacaksınız? Onu bu kötü huyundan vazgeçinceye kadar rezil edin ki insanlar ondan sakınsın. Ümmetlerin içinde en hayırlı ümmet Peygamber Efendimiz in sallallâhu aleyhi ve sellemin ümmetidir. O iyiliği emreder ve kötülüğü nehyeder yasaklardı.Beyhaki 10/210 Taberani 19/418 Taberani Sağir 1/357
Alim geçinen biri sohbetinde bir fırkayı yererken o taifenin önde gelenlerinin sözlerini o şahısların isimlerini zikretmeden verir karşı şahsa sorar bu sözleri bu amelleri yapanın hükmü ne karşıdakide ona cevab verirdi ya o deli, bunak yada bunu yapan kafir, zındık gibi sözler söylerdi. Alim geçinen karşıdakini kıvama getirince şahlanır peki bunu şu dese ne dersin bu dese ne dersin der, bu sefer karşıdaki az önce sarfettiği sözle oyuna geldiğini anlayarak o zatlara bunu yakıştıramaz ve onlar demişse vardır bir hikmeti , onlar yapmışsa vardır bir hikmeti derlerdi. Eee hadi onlar o alim geçinene göre kafir veya müşrik veya bidat ehli veya cahil. Peki bu alim geçinen hırsızsa, milletin sırtından geçinense, dinini ve kendini satansa, izzetten yoksunsa, fitneci ise, kibirli ise, kendine bir fırka oluşturup başkasını kötüleyense, verdiği sözde asla durmayansa, kul hakkına giren borcuna asla sadık değilse, gözünü haramdan hiç esirgemeyense, kendinden başkasının asla daha bilgili olamıyacağını sanıyorsa .... nankörse, hiç utanmadan sıkılmadan yalan söyleyebiliyorsa .. evet peki şimdi sizler buna ne diyeceksiniz bundan alim olmaz, bu tam bir ... diyeceğinize ya bu davetçi biri bu hep iftira bu büyük bir alim şimdi bunları ona nasıl yakıştıralımmı, diyeceksiniz? Koskoca alim yirmi yıldır davetçi bir adama bu yapılırmı, diyeceksiniz. Yıllardır arsızlığı , hırsızlığı, yalancılığı ayyuka çıkmış birini hala savunacakmısınız? Yoksa hakkımı seçeceksiniz. Babanız bile olsa adaletlimi davranacaksınız. Ama siz en iyisimi o alim geçinenin sıkıştırırken bunu yapana ne dersin bunu söyleyene ne dersin dediğinde doğru konuşan ismi söylediğinde ise kıvırtan olun. Bu daha iyi ..... En azından adam saymak zor olmaz...


 

"Kabre hazırlıksız giren, denize kayıksız açılmış gibidir." Allahım Dili ile alim Kalbi ile münafık olan ve olanlardan sana sığınırım.


HÜSEYİN EBU EMRE

Mümin kullarına yardım eden, Sıratı Müstakimden sapanları zillete düşüren Allah’a hamd olsun. Salât ve selam peygamberlerin en şereflisi Muhammed’e, ehl-i beytine ve ashabının üzerine olsun.  Çağımız, islam dünyasının her bölgesinde münafık erkek ve kadınların sesleriyle temeyyüz etmiştir. Bu münafıklara gazete köşeleri tahsis edildi, onlarla beraber seminerler düzenlendi, toplantılar gerçekleştirildi, böylece herkesin gördüğü gibi nifaklarını yaymak ve duyurmak için medyanın birçoğuna hâkim oldular.

İslam ümmetinin içinde, münafıkların konumu yeni değildir. Münafıklar; Peygamberlerin en faziletlisi ve en temizi Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’in peygamber olarak gönderildiği günden beri dinin en büyük düşmanlarıdır. Münafıklar; tuzak kuran, tezgâhlar çeviren, planlar oluşturan, bunları uygulamaya geçenlerdir. Allah kuranda 37 yerde onlar hakkında haber vermiş, bir surenin tümü Munafıkûn/münafıklar olarak isimlendirilmiştir. Temiz nebevi sünnette de aynı şekilde bu konuyu açıklama görevini yerine getirmiştir. Çünkü hakla batıl arasında ki mücadele kıyamete kadar sürecektir.

Hala içinde yaşadığımız günlerde nesillerin aynı sıfatları miras olarak devraldığını görmekteyiz. Allah münafıkların sıfatları hakkında şöyle buyurmaktadır “Onları gördüğün zaman kalıpları hoşuna gider, konuşurlarsa sözlerini dinlersin. Onlar sanki duvara dayanmış kütükler gibidir. Her gürültüyü kendi aleyhlerine sanırlar. Düşman onlardır.” (Munafıkûn–4) Münafıklar, sözleri en çok dinlenen, girişimleri en çok izlenen, insanları kandıran, yarar ve kurtuluş ideasında bulunan kimselerdir. Nitekim Firavun Musa(a.s.) hakkında şöyle diyordu “Firavun: Bırakın beni, dedi. Musa'yı öldüreyim; (Kurtarabilirse) Rabbine yalvarsın! Çünkü ben onun, dininizi değiştireceğinden yahut yeryüzünde fesat çıkaracağından korkuyorum.” (Mümin–26) Parmak sayısı kadar olan erkek ve kadın münafıkların; idareyi ele alması, ümmeti dininden ve davetinden uzaklaştırarak, özgürlüğe, anarşizme, kokuşmuşluğa ve rezilliğe doğru yönlendirmesi çok şaşılacak bir durumdur? Örneğin komşu ülkelerin yakın tarihini düşünen okuyan bir kimse, çer çöpün suyu arttırmadığını bulur. Bu ülkelerde münafıklar, erdemlilik ölçülerini tahrip ettiler, hicabı/başörtüsünü müslüman kadından söküp çıkardılar, batıdan milletleri için hicabı, hayâyı, edebi kaldıracak helak edici kurallar ithal ettiler, hatta bu kurallar neticesinde; kadın sokakta, kütüphanede, tiyatroda süslü/makyajlı çekici kadın olarak zuhur etti ve sonra da sahillerde avretleri açık bir tarzda görünmeye başladı. Oysa önceki nesiller, münafıklar gelip hicabı/başörtüsünü adım adım kaldırıncaya kadar; annelerinin ve nenelerinin bir tırnağını veya saçının bir telini göremezdi.

Ümmetin ve islam dünyasının her ülkesinde münafıkların hali böyledir. Onlar fırsat kollar ve yol keserler. Nitekim Allah şöyle buyurur “Münafık erkekler ve münafık kadınlar (sizden değil), birbirlerindendir. Onlar kötülüğü emreder, iyilikten alıkor ve cimrilik ederler.” (Tevbe–67) işte münafıklar batılla omuz omuza birbirlerine sımsıkı bağlı olarak yol alıyorlar, kendilerinde güç ve müthiş bir sabır bulunmaktadır. Nitekim Allah şöyle buyurur “Onlardan ileri gelenler: Yürüyün, tanrılarınıza bağlılıkta direnin, sizden istenen şüphesiz budur.” (Sad–6)

Münafık erkek ve kadınların hallerine dikkat et, onlar birbirlerinin dostudur. Münafıklar,  toplumsal sahaları, televizyonları, radyoları gürültü ve kötülüklerle doldurdular.

Ne çadır, ne saray, ne kadın ne erkek, ne çocuk, ne yaşlı insanlar, onların büyük savaşlarından güven içinde değildir. Bu nedenle, müslümanların dikkatli olması için münafıkların bazı sıfatlarını açıkladım. Çünkü onlar islam’ın düşmanıdır, onlardan sakınmalıdır, işte bazı sıfatları şunlardır:

 

1-İbadette tembellik

2-Allah’ı az zikretmek

3-Salih Müslümanları ayıplamak

4-Kuran ve sünnetle alay etmek

5-İçinin dışına muhalif olması.

6-Münkeri emretme ve iyiliği yasaklama

7-Dinde ince anlayış sahibi olmama, Dünya işlerinde onları büyük ve küçük demeden çok ilginç bilgilerle, çok ayrıntılı teferruatlarla alakadar görürsün. Fakat onlara mesh etme hakkında soru sorsan hemen sukut ederler, cevap veremezler!

Bu otuz veya daha fazla sıfatın, yedi sıfatı sana yeterlidir.  Münafıkların bir sıfatını işleyen kimse, Allah’a ve Resulüne karşı savaşın en açığını yapmaktadır, bu yüzden bu büyük meseleyi ve tehlikeli yönünü bilmek gerekir. Çünkü münafıklar; fesadın ve kötülüğün merkezidir. Bu sebeple Allah, onları cehennemin en aşağı tabakasına atacak, azabı en çok onlar çekeceklerdir.

Seleften bazıları şöyle demektedir “Eğer Münafıkların kuyrukları olsaydı, yollarda ve sokaklarda asla yürüyemezdik. İslam ümmeti içinde ise çok fazladırlar. Allah onlara galip gelecektir. Fakat insanların büyük çoğunluğu bunu bilemez.  

 

Allah’ım kalplerimizi nifaktan temizle, nefsimizin ve amellerimizin kötülüğünden bizleri koru, Allah’ım münafıklar üzerinde yüce kudretini göster,  Allah’ım şerlerinden muhafaza buyur,

 

 

Her âlim, Cennetlik demek değildir

Her âlim, Cennetlik demek değildir. Onlardan da Cehenneme giden olacaktır. Kuranı kerimde, kötü âlimler, dilini sarkıtıp soluyan köpeğe, kitap yüklü merkebe benzetilmiştir. (Cuma 5, Araf 176)

Kötü âlimler hakkında hadis-i şeriflerden bazıları da şöyledir:

(Âlimlerin iyisi, insanların en iyisi, kötüsü de, insanların en kötüsüdür.) [Bezzar]

(Yazıklar olsun kötü âlimlere ki, ilmi ticarete alet ederler.) [Hakim]

(Amelsiz âlim, mum gibidir, kendini yakar, insanları aydınlatır.) [Bezzar]

(Ümmetim, kötü âlimler, cahil abidler yüzünden helak olur.) [Darimi]

(Kıyamette en şiddetli azap, ilmi kendine fayda vermeyen âlime olur.) [Beyheki]

(İlmini, insanlara öğretmeyen âlime, kıyamette ateşten yular bağlanır.) [Tirmizi]

 (Kıyamette bir alim Cehenneme atılır. Tanıdıkları ona, "Sen dünyada dinin emirlerini bildirirdin. Niçin bu azaba düştün?" derler. O da, "İnsanlara, günahtır, yapmayın" der, kendim yapardım. "Yapın" dediklerimi de yapmazdım. Bunun cezasını çekiyorum" der.) [Buhari]

 (Öyle bir zaman gelir ki, âlimler fitne unsuru olur.) [Ebu Nuaym]

Demek ki âlimlerin iyisi de, kötüsü de oluyor.

Hakiki İslam âlimleri elbette çok kıymetlidir.

İslamiyetin temeli üçtür:

1-İlim,

2- Amel

3- İhlas.

1- İlim, Ehl-i sünnet âlimlerinin kitaplarından öğrenilir.

2- İlme uygun olan ameldir. İlmi ile amel etmeyen hakiki âlim olamaz. Bir hadis-i şerif meali:

(Âlim, ilmi ile amel edendir.) [Ebuşşeyh]

3- İlimde ve amelde ihlas sahibi olmaktır. İhlas, ilmin ve amelin Allah rızası, Allah sevgisi ile olmasıdır. İhlas yoksa ilim de amel de makbul değildir. Bir hadis-i şerif meali şöyledir:

(Allahü teâlâ, ancak ihlasla yapılan ameli kabul eder.) [Dâre Kutni]

İlim, amel ve ihlas sahibi olana ancak İslâm âlimi denir. Hakiki âlim, Kur'an-ı kerimi, hadis-i şerifleri açıklayan salahiyetli, yüksek insandır. Sünneti, bid'ati bilir. Hakkı bâtıldan ayırır. İlmi çok olduğu halde, hakkı bâtıldan ayıramayan, hakiki âlim değildir.

72 sapık fırkanın önderleri de unutmayalım ki âlim idi, hakkı bâtıldan ayıramadıkları, Ehl-i sünnetten ayrıldıkları için dalalete düşmüşlerdir. Yalnız akla uyup, yalnız ona güvenip yanılan kimseye felsefeci denir. Aklın erdiği şeylerde ona güvenen, aklın ermediği yanıldığı yerlerde, İslam ışığı altında akla doğruyu gösteren büyüklere İslam âlimi denir.

EBU SAİD YARPUZLU İLE ALAKALI ZARURİ BİR BEYAN

 

Allah-u Teâlâ'ya hamd olsun! O’na şükreder, O’ndan yardım diler, O’nun bağışlamasını isteriz. Nefisleri mizin şerrinden, kötü amellerim izden O’na sığınırız. Allah-u Teâlâ  kime hidayet ederse onu saptıracak, kimi de saptırırsa ona hidayet edecek yoktur. Şehadet ederim ki; Allah-u Teâlâ‘dan başka ibadete layık ilah yoktur. O tektir, O’nun ortağı yoktur. Yine şehadet ederim ki; Muhammed Sallallah u Aleyhi ve Sellem O’nun kulu ve rasulüdür.

"Ey iman edenler! Allah’tan korkulması gerektiği gibi korkun ve sizler ancak müslümanlar olarak ölün!" (Ali İmran: 102)

"Ey insanlar! Sizi bir tek nefisten yaratan ve ondan da eşini yaratan ve ikisinden birçok erkekler ve kadınlar üretip yayan Rabbinizd en sakının! Adını kullanara k birbirini zden dilekte bulunduğunuz Allahtan ve akrabalık haklarına riayetsiz likten sakının! Şüphesiz Allah sizin üzerinize gözetleyicidir." (Nisa: 1)

"Ey iman edenler! Allah’tan sakının ve sözün en doğrusunu söyleyin ki Allah, amellerin izi ıslah etsin ve günahlarınızı bağışlasın. Kim Allah’a ve rasulüne itaat ederse büyük bir kurtuluşa ermiş olur." (Ahzab: 70-71)

En doğru söz; Allah-u Teâlâ'nın kitabı ve en hayırlı yolu gösteren Rasulünün sünnetidir. En şerli şey; bidat olan şeydir. Her bidat dalaletti r. Her dalalet ateştedir.
Günümüzde insanların en büyük sorunu, iman küfür sınırlarını bilmemele ri dolayısıyla müslüman ve kafir ayrımını yapamamal arıdır.
 
..Esselamu aleykum ve Rahmetullahi ve Berakatuh Allah sizlerin de bizlerin de imanını artırsın ve bizleri firdevsine koysun (amin)..

Helalı ve haramı; nefsin tabiatını ve eğlenme hakkını açıklayan Allah'a hamdolsun. O'na -subhânehu- hamdeder, her türlü hayır ve ihsan için O'na şükrederim. O'ndan; beni her çirkin işten uzak kılmasını dilerim. Şehadet ederim ki Allah'dan başka ilah yoktur. O, tektir ve ortağı yoktur. Ve şehadet ederim ki efendimiz Muhammed O'nun kulu ve rasulüdür. Allah O'na, ailesine ve ashabına gece ve gündüz birbirini takip ettiği müddetçe salât ve selam eylesin.

Bundan sonra.. Allah Teâlâ'dan hakkıyla korkun. Sonunuzu düşünün. Hangi amelleri işlediniz bir bakın! Dünya hayatı sizi aldatmasın. Çünkü dünya hayatı, bir aldatma metâından başka bir şey değildir. Allah Teâlâ şöyle buyurur: (Ey iman edenler! Allah'dan O'na yaraşır şekilde hakkıyla korkun ve ancak müslümanlar olarak can verin.) (3/Âl-i Imrân/102)

Allah'ın kulları!

Hanzale el-Useydi hadisini okuyunca, İslam'ın yüceliği ve üstün metodu karşısında gözlerin kamaşır. Hanzale; her gününün, hatta bütün hayatının, imanın en üst düzeyinde ve en mükemmel bir şekilde geçmesine çalışan bir nesildendir. Eşiyle şakalaşmasının, çocuğuyla eğlenmesinin ve ona gülmesinin, onunla oynamasının kulluğa ve Allah Tebârake ve Teâlâ'ya mutlak olarak teslim olmaya ters düştüğünü zanneder. 

Ebu Bekr radıyallahu anh ona şöyle der: "Nasılsın ey Hanzale!" Hanzale der ki: "Ben münafık oldum" dedim. "Subhânallah! Ne söylüyorsun?" dedi. "Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem'in yanındayken bizlere cenneti ve cehennemi hatırlatır ve sanki onları gözümüzle görür gibi oluruz. Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem'in yanından çıktığımızda ise eşlerle ve çocuklarla meşgul oluyor, işe güce koyulup çabalıyoruz ve bir çok şeyi unutuyoruz" dedim. Ebu Bekr, "Vallahi bizler de bunun gibi şeylerle karşılaşıyoruz" dedi. Bunun üzerine Ebu Bekr ile birlikte yürüdük ve Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem'in yanına girdik. "Hanzale münafık oldu ey Allah'ın Rasulü!" dedim. "Bu nedir?" diye sordu. Dedim ki: "Ey Allah'ın Rasulü! Senin yanında iken bizlere cenneti ve cehennemi hatırlatırsın ve sanki onları görüyor gibi oluruz. Senin yanından çıktığımızda ise eşlerle ve çocuklarla meşgul oluyor, işe güce koyulup çabalıyoruz ve bir çok şeyi unutuyoruz." Bunun üzerine Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: "Nefsim elinde olan Allah'a yemin ederim ki, eğer sizler benim yanımda ve zikirde olduğunuz hal üzere devamlı bulunsaydınız, muhakkak döşekleriniz üzerinde ve yollarda melekler sizinle musafaha ederdi. Fakat ey Hanzale, saat saat!" Bunu üç defa söyledi." Bu hadisi, Müslim rivayet eder. 

Yapılan şeyleri dönüşümlü olarak yapmak yorgunluğu ve bıkkınlığı giderir, canlılık verir. Çalışmak için güç verir, enerjiyi ve üretimi artırır. Fakat, Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem'in "saat saat" sözü, müslümanın gününü oyun ve eğlenceyle geçirmesi; vaktini anlamsız ve saçma şeylerle ya da tv, dizilere, filmlere ve dergilere bakarak geçirmesi anlamında değildir. 

Sizlere Bu yazımda Mehmet Balcıoğlu isimli Ebu Said Yarpuzlu müstehar ismini kullanan zevat hakkında artık zaruri olan bir açıklama yapacağım.

İnsanoğlunun hayatında çok önemli önemsiz olaylar olmuştur. Benimde 47 yıllık yaşamımda bir çok olaylar vakalar dönemler olmuştur. Bu olaylardan biride 20 senelik bir yaşam kesitinde ebu said yarpuzlu müstehar isimli zevatla geçmiştir. Birçok halkta isim yapmış insanlara baktığımızda kimi iyi isim yapmış arkasındanda dua almış, kimi ömründe hep kötü olmuş arkasından hep kötü söz ettirmiştir. Kimide önce iyi sonraları kötü hüsranla bitmiştir. Kimileride kötü başlamış sonu hayırla bitmiştir. Kimileride iyi gözüküp insanları kandırmıştır.

1/1/1951 yarpuz doğumlu ebu said yarpuzlu müstehar isimli şahıs, küçük yaşta önce istanbulda sonrada babası ile belçikaya gitmiştir.Kendi ağzıyla hayatının başlangıcı böyle. Yine aşağıdaki seyan kendinindir. Önce dayısının telkinleri ile nurcu olduğunu sonra gezmeyi çok sevdiğinden cemaati tebliğle beraber olduğunu onlardanda birisinden şeyh al baninin namaz kitabını gördüğünü ve daha sonrada medineye okumaya gittiğini söyler. Medine macerası pek uzun sürmemiştir.

Ebu said bu meseleden hiç bahsetmez halbuki oda arkadaşıdır onun yüzünden okuldan atılmıştır hatta yanlış bilmiyorumdur inş türkiyeden vatandaşlıktan atılma sebebide bu tabi ayrınyıyı kendisine sorun geçmişteki bu detay çok önemli bir detay .... şimdiki yediği haltlara ordan zemin hazırladı....

CUHEYMAN EL-UDEYBİ KİMDİ? Bunu aynen Bu cümle ile google arama motoruna yazın gerekli bilgileri orada bulursunuz. Ama ben kısaca bir noktasına değineyim.

MEHDİ MUHAMMED KAHTANİ
Cuheyman'ın kayınbiraderi olan Muhammed Kahtani mehdi yani İslam alemini kurtaracak olan önder olarak tanıtılır.

Ebu Davud'un rivayet ettiği bir hadis şöyledir: Dünya tek bir gün kalsa bile Allah Teala muhakkak o günü uzatır ve yüce Allah o günde benim neslimden yahut da Ehl-i Beyti'mden adı adıma babasının adı da babamın adına uygun olan (yani Abdullah oğlu Muhammed olan) kemal sahibi bir kimseyi gönderir buyurmuştur.

Cuheymanın kayınbiraderi Muhammed Kahtani bu tanıma uymaktadır. Onun da babasının adı Abdullah adı ise Muhammed'dir.

Bir diğer Ebu Davud hadisine göre mehdi Hacerül Esved ile İbrahim Makamı arasınaki alanda biatı (İslami itaat) kabul edecektir . Cuheyman bu hadise uygun şekilde davranara k kayınbiraderini Hacerül Esved ile İbrahim Makamı arasına koyarak yüzlerce militanının onun elini öperek biat ettiği bir töreni hayata geçirir.

Ebu said yarpuzlu müstehar isimli şahıs Bu olaydan sonra okuldan atılmış suuddan atılmış ve türk vatandaşlığından çıkarılmıştır. Tabi beyan kendi ağzından bundada yalancı ise tabi bizde otomatikman yalanı zikretmekten nasibimizi alacağız. Çünkü geçmiştede Bu alim geçinen yüzünden çok mahçup durumlara düştüm. Falanla görüştüm onunla şöyle tartıştım vs.. dediklerini başkaları sorduğunda kendisiyle hiç görüşmediğini hiç tartışmadığını söyleyerek beni yalancı duruma düşürdüğü birçok vaka vardır. Hatta birinde kendisine ses kasetini götürüp dinlettiğimde hiç hatırlamıyorum nasıl söyledim bilmiyorum vs diyerek olaya yatmıştır.

Okulu bitiremeden atılan ebu said yarpuzlu müstehar isimli şahıs belçikada yaşamaya başladı. Ama ne hikmetse Bu olay onun yuzunu güldürdü ve kendisine suudlu, katarlı ve Kuveytli bir çok vakıf ve hayır kuruluşları paralar akıttı. Artık kendisinde ne gördüler bilmiyorum. Beklide ağzının çok iyi laf yaptığındandır. Yapa her zaman yarpuzlu olmaktan öğünmüş ve şöyle demiştir hep. “Şeytan aksekide doğmuş, kayseride büyümüş, tahtakalede ölmüş” hep bu sözü söyler övünürdü.

http://www.yaziyaz.net/forum/showthread.php/70-quot-Aksekilidir-asl%C3%BDm%C3%BDz-Yahudidir-neslimiz.-quot

Yukarıdaki linge tıklayın yada googlede aratın Bu sözü görürsünüz. Bunu neden derdi, tabi gelen vakıflardan paraları hep kendi şahsi işlerinde kullanırdı ya ondan. Tabi insan ne kadar usta olursa olsun yıllar geçtikçe bu tabiî ki birilerinin dikkatini çekecekti ve çektide.

Belçikadan birileri ebu said yarpuzlu müstehar isimli şahısı sıkıştırmaya başladı. Gelen paraların hesabını sormaya başladılar. O sıralar ebu said yarpuzlu müstehar isimli şahıs avrupada selefilerin emiri idi. Yani kendini öyle görüyordu. Sonra millet toplanıp bunu azletti. Yerine tabiî ki hesab soran İsmail kılıç yani internette eseri müstehar ismini kullanan geçti. Oda cemaatın parasını ihlas holdinge yatırdı o holdingin Avrupa müdürü onun kardeşiydi holding batınca cemaatın parasıda güme gitti. Bu  beyan ebu said yarpuzlu müstehar isimli şahısa aittir. Yoksa işim olmaz. Bu gibi işlerle.

Avrupadan ebu said yarpuzlu müstehar isimli şahıs sırf yediği paraların yolsuzlukların hesabını veremediği için kaçmıştır veya kaçmak zorunda kalmıştır. Avrupadan İstanbula gelmiştir. Anadolu yakasında biraz adam toplayıp vitrin yapmaya çalışmıştır. Pek başarılı olamamıştır. Daha sonra yine Arapların vakıflarını kullanmış Fatih semtinde bir vakıf açmıştır.

Orada bir çok insan toplamış onları vitrin göstererek arap vakıflarını yıllarca sömürmüştür. Hatta yakın tarihte fatih semtinde Louai Sakka' diye birisi tutuklandı. ebu said yarpuzlu müstehar isimli şahısın istanbulun fatih semtinde üzerine kayıtlı bir katı vardır ama bir türlü onu sahiplenememiştir. Çünkü Louai Sakka' isimli şahıs orda ticaret yapıyordu. Bu beyanda ebu said yarpuzlu müstehar isimli şahısa aittir. Yoksa ben Louai Sakka'yı hiç görmedim tanımam. Googleden aratırsanız yeterli bilgi alırsınız aşağıdaki lingte biraz hayatına değinilmiş isteyen ordan bakar. http://www.islam-tr.net/serbest-kursu/14772-louai-sakkanin-izzetli-tavri.html

İstanbuldaki açtığı vakıf döneminde ben ebu said yarpuzlu müstehar isimli şahısla tanıştım. Altında 4x4 cibi vardı. Kimsede ceb telefonu bile yokken araç telefonu ev iş cep hepsi mevcuttu. O zamanlar gözümüze büyük geldi ve hemen kabullendik. Her davete koşarak gelirdi, tabi birçok telefon ederek nazlanarak ama neticede gelirdi. Ama ben Bu gelmelerine aldandım. Ben Allah rızası için gelen birisi zannettim. Bu bana gelen her dedikoduyu kesti.

Dedikodu demişken birini zikredeyim. Şimdilerde internette bir yazı yayınlıyarak geçmişinden teberi ettiğini söyleyen İsmail Kılıç isimli Eseri müstehar ismini kullanan bir gün beni aradı ve kendisini hiç tanımadığım halde benimle kırk yıllık dostmuş gibi konuşarak görüşmek istediğini söyledi. Akabindede yanıma geldi ve benimle tanıştı hemen tanışma faslından sonra konuyu ebu said yarpuzlu müstehar isimli şahısa getirdi. Kendisin yalancı olduğunu, çocuklarının islamla alakaları olmadığını, avrupadan Müslümanların parasını yediğinden hesap sorulduğunda veremeyip kaçtığını, hiç sıkılmadan utanmadan kendisinden ilim almadığı hatta hiç yuzunu dahi görmediği Alimlerden ders ve icazet aldığı yalanının olduğunu, Herhangi bir yerinde sivilce çıksa kanser zannedip yataklara yattığını, kendi nefsinden başka kimseyi düşünmediğini, kendini beğenen riyakar olduğunu, hiçbir Alimi beğenmeyen kendi doğrularına doğru diyen olduğunu vs.. (aklımda kalan bunlar) söyledi.

İsmail Kılıç isimli Eseri müstehar ismini kullanan şahıs Bu sözleri bana sarf ettiğinde yanımda Kıbrıslı bir gençde vardı hatta İsmail Kılıç isimli Eseri müstehar ismini kullanan şahıs bunları söyleyince kendisi ile tartıştı. Aynı akşamda istanbula giderek ebu said yarpuzlu müstehar isimli şahısla konuşmuş İsmail kılıcın konuşmalarını nakletmiş. Bunu sabah beni ebu said yarpuzlu müstehar isimli şahıs arayarak söyledi. Dün misafirin varmış, dedi. Bende evet avrupadan biri geldi biraz konuştuk gitti dedim. Ben olsam o ş…..  kovardım dedi. Bende kendisini tanımıyorum dedikleri hakkındada malumatım yok dedi çekti gitti dedim ve olayla İsmail Kılıç isimli Eseri müstehar ismini kullanan şahıs alakalı tek kelime ne o zaman nede ondan sonra dedim.

Ama İsmail Kılıç isimli Eseri müstehar ismini kullanan şahıs yıllarca bana düşmanlık yaptı ve yıllarca nemmamcı dedi ebusaidin attığı kemikle geçinen dedi yalakası dedi vs sırf bana dediği şeyleri değerlendirmedim kendi safına geçmedim diye. Bana onları anlattığının bir amacı vardı. Ebu said müstehar isimli şahıs beni öyle bir girdaba sokmuştuki borç ve sıkıntı içinde kıvranıyordum. İnanın gıkım çıkmıyordu. İşte buolayı duyan İsmail kılıç ebusaide dirsek gösterirsem bütün sıkıntılarımı çözeceğini söyledi. Ve kendi el yazısı ile ev cep numaralarını yazdı istediğin saat arayabilirsin arkadaşlarla konuşur sıkıntını gideririrz dedi. Evet Kabahat bende o merhalede sağlıklı düşünemedim.

Olay şu, Ebu said müstehar isimli şahıs bir gün beni arayarak bir kitap dukanı açmak istediğini uygun bir yer bakmamı bulduğumda aramamı söyledi. Tabi bende alim gördüğüm için hiç huylanmadım ve her fırsatta kitabevi için yer baktım. Bir gün kızılayda türkiş pasajında bir yer buldum ve kendisini aradım. Hemen pazarlık yapmamı kaparo vermemi ne istiyorlarsa derhal ödeyeceğini söyledi. Bende Bu işlerden anlamadığımı alacaksada satacaksada kendisinin gelip bakmasını değerlendirmesini söyledim. Ebu said müstehar isimli şahısta tamam dedi ve o hafta geldi. Bu arada bende burayı bunlar niye satıyor diye bir araştırma yaptım baktım ki türkiş orayı mahkemeye vermiş oradaki esnafı atıp yerini garaj yapacakmış. Mahkemeyide kazanma aşamasına gelmişler uyanıklarda satıp başkalarını kazıklamaya çalışıyormuş. Neyse Ebu said müstehar isimli şahıs geldi kendisine durumu söyledim yinede gidip bakalım dedi gittik konuştuk neticede vazgeçti. Daha sonra hacıbayramda şu an işlettiğim kitabevinin camına bir yazı iliştirildiğini gördüm burası tesettür giyim satan bir yerdi. Ebu said müstehar isimli şahısı aradım hacıbayramda bir yer var almak istersen gel bak dedim. Kendisinin avrupaya gitmek zorunda olduğunu bana pazarlık yapmamı durumu bildirmemi söyledi. Bende dükkan sahiplerini araştırıp buldum ve pazarlık yapıp neticeyi kendisine bildirdim. Fiyat kendisine o kadar cazip geldiki hemen almamı ve kendisinin derhal parayı çıkaracağını söyledi.

Evet Ebu said müstehar isimli şahıs yani birilerinin alim gözüyle dava adamı ile baktığı şahıs tabiî ki banada o zamanlar öyle geldi, güvendim Allah diyor dedim Resul diyor dedim gittim pazarlık yaptım kaparo verdim. Ebu said müstehar isimli şahısı aradım, aradım ama bir türlü para çıkarmıyor, öde ben hemen çıkaracam diyor gel diyorum gelemiyeceğini ilk fırsatta geleceğini söylüyordu. Uzatmayım ben bir çok arkadaştan bilezik, mark, dolar ve türk parası borç alarak yüklü bir hava parası ödeyerek dukanı aldım.

Her telefon ettiğimde karşıma çıkan Ebu said müstehar isimli şahıs çıkmaz oldu. Aradığımda bulduğum Ebu said müstehar isimli şahıs bulunmaz oldu. Ben kaldımmı borçla karşı karşıya, ki ne borç. Ebu said müstehar isimli şahıs dukanın hava parasını göndereceğine gidip o paranın bir kısmı ile şu an satmadı zannederim altına sıfır reno marka toros araba aldı.

Siz alim deyin ben yalancı sahtekar diyorum. Peki bana şunu sorabilirsiniz bunu biliyordunda neden beraberliğini sürdürdün. Bilmiyordum aradan yıllar geçti şu an katarda olan Ebu Ahmed künyeli Abdurrahman isimli istanbuldan bir arkadaş bir arap vakıf kuruluşunun başkanı ile ankaraya geldi. Ebu said müstehar isimli şahısa benim işlettiğim dukan ile alakalı yuklu bir para verdiğini ayrıca dukanın yurumesi için sermaye verdiğini bitmedi benim masraflarıma karşılık maaş bağladığını bitmedi ayrıca dukan içinde artı maaş verdiğini ve bunu yıllardır devam ettirdiğini Bu paraları alıp almadığımı sormaya gelmiş. Gelmiş ama tabi Ebu said müstehar isimli şahıs 12 sene üzerimden geçinmiş. Takriben benim üzerimden 1200 ile 1700 dolar almış. Bana verilmek üzere. Ben bunları duyunca şaşırdım kaldım. Buna şuan dubaide olan Seyfettin kardeş ve şu an Ebu said müstehar isimli şahısa adeta kuyruk olan ankarada yaşayan ramazan kaya isimli ki kendisini Allaha havale ediyorum, ve abdurrahman ki tabi Allah şahittir. Ebu said müstehar isimli şahıs olayın ertesi günü beni titrek bir sesle aradı ve misafirlerimin olduğunu ne konuştuğumuzu sordu. Ne biliyorum ne bilmiyorum onu öğrenmek için ağzımı yokladı. Bende bir şeyler söylediğini kime ne vermiş isen gidip kensine sormasını söylediği söyledim.

Evet siz olsanız ne yapardınız bilmiyorum. Ama ben Ebu said müstehar isimli şahısa güvenimi sevgimi saygımı yitirmiştim. Kendisi zaten istanbuldan yine benzer olaylar yuzundan yarpuza kuyruğunu kıstırarak kaçmıştır. Aynı şahıs istanbuldaki vakfın her masrafını peşin peşin kendisine ödediği halde Ebu said müstehar isimli şahıs kirasını bile vakfın yatırmıyarak oranın kapanmasına sebeb olmuş. Kapanma meselesinide kendisinden hesab soran ve o para yardımı yapan vakıf sahiplerine ulaşıp konuşan türkiyeye gelip hesab sormasına sebeb olanlara atmıştır.

Yani Ebu said müstehar isimli şahıs yalancığını dolandırıcılığını bununla maskelemeye çalışmıştır. Etrafında benden başka kimse kalmadı. Kendisine Bu meseleleri öğrendiğim halde bile sorun saygıda muamelede hiç kusur etmedim. İnsan şaşar beşer dedim. Fakat güvenimi yitirdim.

Bir çok insana daha Bu arada kazık attı. Bir çok ilde vaadlerde bulunarak bir çok insanın çok zor geçim sıkıntısına düşmesine sebeb oldu. Konya, kayseri illerini eskilere sorun ne haltlar yediğini size anlatırlar. Beklide bir soran çıkarda doğrular artık konuşulur diye ümit edende vardır. Ebu said müstehar isimli şahıs her ilde saf temiz insanları kandırmış o bölge hakkıonda şahıslar hakkında hep dedikodu goybet etmiştir. Ne zaman gittiği yerde dişine dokunacak kendisini meşgul edecek zorlayacak birileri görmüş, onlarıda ya cazibesine çekmeye çalışmış güya iyi davranmış, yada millet içinde ona bir kulp takmış hep alay etmiştir. Kendisine sorsan öyle olmadığını söyle ama aynı taktığı kulpu kendisine döndersen ne kadar kabul eder.

Ebu said müstehar isimli şahıs yarpuzda kamp adı altında 2-3 kamp yaptı. İki tanesine katıldım. Tabi bize öyle anlatırdıki abarta abarta sayıyı artırmak için her ilden tanıdıklarını arar şu tarihte orda olun vs.. giderdik ne için Allah için. Ama Ebu said müstehar isimli şahıs hiçbir zaman Allah için yapmamıştır. Kamp adı altında gittiğimiz yere iki yada üç gün sonra bi arap topluğu gelirdi şatafatlı arabalarla Ebu said müstehar isimli şahıs bizleri toplardı bize onlar kısa bi sohbet  eder Ebu said müstehar isimli şahısta terceme ederdi. Sonra ne sonrası aradan birkaç gün geçer kamp biterdi. Olay bitmişti Araplar bizi görmüştü artık devamına gerek vardı. Vitrin olan bizlerden birine Ebu said müstehar isimli şahıs yuklenir oda kampı terk eder arkasındanda kamp bitiverirdi. Ama toplanırken bize en az 40 gunluk kendini hazırla gel vs… derdi. Evet sonra ne oldu devlet kampa izin vermedi ne yapalım yarpuza bir medrese kamp yeri yapalım fikrini attı.

Evet İzmirliler birine Medine dilencisi derler, asıl Medine dilencisi Ebu said müstehar isimli şahıstır. Her sene umreye gider millette zannederki umreye gider otelden sadece dilenmeye çıkar asla ibadete gitmemiştir. Yarpuza atalarının toprağına bir medrese inşaatına başladı. Her aşamasında ta temelinin kazılmasından yolunun yapımına kadar bir fiil yanındaydım. Olayları yakinen gören takip eden biriyim. O medrese diye Müslümanların zekatını, fitresini vakıfların paralarını alarak çok ça müsriflikler yaparak oraya bir medrese adı altında malikane villa yaptırdı. Ne yaptırdığı mütehide nede çalışan amelelere doğru dürüst para ödemedi.

Bugün Ebu said müstehar isimli şahısa şöyle alim böyle alim dava adamı davetçi diyenler dönsünlerde Bu zevatın geçmişine Allah rızası için bir baksınlar. Şüphesizki Bu din bir ilimdir öyleyse kimden aldığınıza dikkat edin. Yalancı sahtekar dolandırıcı ikiyuzlu olan birine alim derseniz Allahın gadabına uğrarsınız. Tabi aynı zamanda dürüst samimi Allaha sığınan mazlumlarada sırt döner böyle belamlarla beraber olursunuz. Sizlere Allahtan korkmanızı tavsiye ederim.

Ebu said müstehar isimli şahıs yarpuza yerleşince istanbuldan elini ayağını kesince o dönem aşık oldu. Gözü artık hiçbir şeyi görmez oldu. İstanbulda zaten sadece bayanların sohbeti adı altında 4 bayan gelirdi düzenli olarak sadece onlara giderdi. Onlardan birinin kocası ile müşkülatı vardı kocası sarhoş vs.. onu boşattı sonra kendi haremine kattı sonrada boşadı. Bu sadece tabi biri. O dönemde karşıdan telefon geldimi her şeyi unutur sabaha kadar telefonla konuşur gözü hiçbir şeyi görmezdi. Bu sözlerimi yadırgaya bilirsiniz ahlakım izin vermiyor daha fazla ayrıntıya.

Ebu said müstehar isimli şahıs aynı vakaya benzer tabi daha Bu benim bildiğim bilmediğim kimbilir daha ne pislikleri var, türkiyeden evli bir kadına, kadının beyanına göre kocasının kafir olduğunu söyleyerek boş olduğu fetvasını vererek kadının çocuklarından ayrı kalmasına ve başka evli biri ile ikinci eş evlenmesine sebeb olmuş. Daha sonra aradan bir yıl gibi bir zaman geçtikten sonra eski kocasına dönebileceği fetvasını vererek kadının nikahında olduğu kocasına bile bir şey demeden eski kocasına dönmesine sebeb olmuştur. İftira diyebilirsiniz ben yalan asla söylemem sorun Ebu said müstehar isimli şahısa inkar ederse ben kadınında evlendiği erkeğinde adını telefonunu internette yayınlayım kendiniz sorun.

Ebu said müstehar isimli şahıs okadar çifte standartlı biridirki Avrupalı olana ayrı, Türkiyeli olana ayrı davranır. Avrupalınında nemalandığına ayrı öylesine tanıdığınada ayrı davranır. Anadoludanda menfaati olana nemalandığına ayrı garibana ayrı davranır. Kişiliği bozuk bir yapıya sahibtir. Bir gün yarpuzda Mustafa dönmez hoca ve yine adını demeyeceğim ama gerekirse yazarım, bir araya geldik güya önemli bazı meseleler konuşacaktık. Neyse teferruatına girmeyim Ebu said müstehar isimli şahıstan yediğim başka bi kazıkta o, o günün akşamı yatma vakti gelince bizi kütüphanede kupkuru yerle bırakıp çıktı öbür hocayı üst katta odada mumuşak yatakta yatırdı. Mustafa hocanın Bu çok ağırına gitti hem üst kattakinden yaşca buyuk hemde üst katta yatacak daha 4 yatak olduğu halde. Yarpuzdaki evi yapan çalışan her karesinde emeği olan benim ama hiçbir zaman Ebu said müstehar isimli şahıstan bunun karşılığında bir saygı görmedim. Hep aşağılama vs.. neden çünkü Ebu said müstehar isimli şahıs kendisinin tek hoca tek davetçi tek bilen tek merkez olduğuna inanan arkadan gelenlerin önünü asla açmaya yanaşmayan fesatçı biridir.

O kadar misalleri varki. Bir zamanlar istanbuldan şu an yayınevi sahibi olan birini kötüler dururdu. O palazlanıp yayınevi sahibi olunca Bu sefer ağız değiştirip ben onların ayağına her zaman giderim onlar birsefer gelmez deyip kötüleme yoluna gitmiştir. Medineden veya başka yerden eğitim alarak gelen kim varsa bakmış karakter yoksa kullanma yoluna gitmiş dişine dokunacak tipte ise hep düşmanlık yapmış ve eritmeye yok etmeye çalışmıştır.

Bazıları şöyle derler, Ebu said müstehar isimli şahısla anlaşabilmek ve onunla iyi olmak için muhakkak ya ona sövecen yada kötülük yapacan. Çünkü baktığımızda kim kendisini kötülemişse kafir demişse sırf olayları örtmek için milletin önünde onlara iyi davranmıştır. Ama kendisi o kadar kinci ve iki yuzludur ki o şahısların iç meselelerini çaktırmadan hep yanındakilere yumurtlayarak onları rezil etmeye çalışmıştır. Örnekleri saymakla bitmez.

Yarpuzda saltanatta çok sürmedi etrafındaki insanlar dağılmaya başladı. Ki bende artık elimi ayağımı tamamen çektim sadece işi düştüğünde arayan Ebu said müstehar isimli şahıs defalarca arayıp ki pc si ni bozardı tamirte giderdim işim bittimide dönerdim. Ama millette zannederdi Ebu said müstehar isimli şahıs ile huseyin abi hep beraber hayır asla. Ebu said müstehar isimli şahıs kendinden başka kimseyi düşünmeyen yalancı gıybetçi sahtekar biridir. Sadece işi düştüğü işi bitacek birini üst üste arar işi bittimi aklana bile getirmez.

Ebu said müstehar isimli şahıs kendisine emanet olarak verilen hiçbir emaneti yerine ulaştırmaz. Bu sözümden değişik manalar çıkarmayın. Birileri  para verdide sana ulaştırmadıda ondanmı konuşuyorsun demeyin. İşin o kısmıda var ama kendisine sorun daha bir gün Ebu said müstehar isimli şahısın karşısına çıkıpta utanmaz arlanmaz üzerimden Bu kadar para alıp yedin ver bunları demedim, dememde. Ahirete sermayem olsun. Ordada azık lazım değilmi. Dilerim Rabbimden orada beni ve yalanları ile iki yuzlulukleri ile kandırdığı arkasından fırıldaklar çevirdiği insanları Allah orada hırslı kılar ve Ebu said müstehar isimli şahısı müflis duruma düşürür cennetin kokusunu göstermez.

Ey Allahın kulları sizlere nasihatım, Ebu said müstehar isimli şahısa aldanmayın. Olgun insan, güzel söz söyleyen değil; söylediğini yapan ve yapabileceğini söyleyen adamdır. Ebu said müstehar isimli şahıs aynı çocuk gibidir. Benim torun bile ondan akıllı ve edeplidir. Yarpuzdaki malikanesini şimdi kamp yapıyorum bayanlara erkeklere diye yine vitrin göstererek dolandıracak birilerini buldu. Sordum geçen sen öve öve bitiremediği kamp dediği yere bunu yanlış anlamayın 4 bayan 2-3 erkek bayanlara 23 ders yaptım diye övündü durdu sayısı 4 erkelere ise sizle ilgilenemem diyerek sohbet bile etmemiştir. Öyle veya böyle sohbetlere sözüm yok ama Bu kardeşlere bir nasihatım var Allah için gözünüzü açın anlattıklarını araştırın doğru sözlümü sallıyormu bugun dediğini yarın zıddınamı diyor yoksa aynı nakarat devamı ediyor. Ha bir bildiğinmi var diyorsanız bir değil bir çok şey söyleyebilirim.

Ebu said müstehar isimli şahısa biz damadım Harun Yıldırım ile buyi tercüme ederken isim ve sıfat meselelerinde özellikle bir çok soru sorduk inanın Ebu said müstehar isimli şahıs ki milletin alim dediği zevat o sıfatların adını bile duymayan çıktı. Sorun haruna size tek tek izah etsin.. hatta kaç tane isim ve sıfatı nerde geçiyor Arapça oku bakıyım ilk duyuyom sen bunu bir faxla yada meil at ben bi bakıyım vs… biz buyi bitirdik bastık daha bize dönecek. Ha bunla kendisini kötülüyormuyum hayır Vallahi hayır. Ne kadar aciz ve zavallı olduğunu ve bir şarlatan olduğunu anlatmaya çalışıyorum. İşi gücü televizyonda dizi seyretmek olan Ebu said müstehar isimli şahıs kütüphanesine girmeye girmeye farelerin istila etmesine sebeb olmuştur.

Bir çok meseledede sorun oynamaya başlamıştır. Şu demeyeceğim sorun sizler hayrete düşeceksiniz zaten. Ebu said müstehar isimli şahıs yıllarca türkiyede olsun avrupada olsun insanları vitrin olarak kullanmayı ve bir pisliği çıktığında ise kaçmayı insanlardan uzak durarak olayları kapatmayı hep maharet saymıştır. Bu çünkü onun mesleği haline gelmiş. Ebu said müstehar isimli şahısın sorun bir mesleği yoktur. Bir iş yerinde çalışmışlığı yoktur. Ama hayatına bakın 2-3 ayda bi avrupaya gider lüx içinde yaşar eskiden istanbula utanmaz da görünmemek için gidemiyordu aradan yıllar geçti ya artık çıkar. Yazın yarpuzda kışında küçük çekmecede dublex evde lüx içinde yaşar. Yaşasın beni ilgilendirmez ama sorun Bu paranın kaynağı nerden nerden hayatını kazanıyor. Bunu Allah için sorgulamanızı ve cevabını bizzat ağzından almanızı tavsiye ederim çünkü gerisi çorap söküğü gibi kendiliğinden gelecek.

Ebu said müstehar isimli şahıs son dönemde kendine kulak veren ama gariban olsun ama saf olsun ama ağır kaçmasın s… olsun hep dernek açmalarını tavsiye etmiş hemen hemen her ilde buna önderlik yapmaya çalışmıştır vede halada devam ediyor. Hemen hemen hepsine açın bir yıllık masrafınız benden vs.. vaaddlerde bulunuyor. Ki tek tek ispat ederim. Neden biliyormusunuz dostlar, bunun bir çok sebebi var siz davet deyin asla Vallahi Billahi Tallahi davet değil Bu sadece maske. Davet böyle olmaz. Uyuşuk eşekler gibi yazın yarpuzda kışın istanbulda yatmakla Bu olmaz. Bir eser çıkarırsın madem medresen var takır takır talebe yetiştirirsin. Vs.. yine vitrin göstererek dolandıracak cukkalıyacak birilerini bulduda ondan. Her derneği göstererek  aynen geçmişte kayseriden, adanadan , bursadan ve beni ankaradan daha bilmedim kimler var bilmiyorum vitrin göstererek dolandırdığı gibi şimdide dernekleri göstererek nemalanma yoluna gitmiştir. Sizler neden Ebu said müstehar isimli şahısın sohbetleri kameraya aldığını biliyormusunuz? Daha önceleri kasetti şimdilerde kamera neden? Çünkü getir görüntüyü al paranı olay Bu kardeşler. İnanmayın sorun kendisine. İnkar etsin lanetleşelim.

Ebu said müstehar isimli şahıs hiçbir zaman karakterli şahıslarla beraber olamaz muhakkak imani veya İslami zaafı olanları bulur ve kullanır. Bundan samimi kardeşlerimi tenzih ederim. Bakın Allah için selefim diyenlere türkiyede herkes bölük bölük gurup gurup. Sebebi kim Ebu said müstehar isimli şahıs. Davetin önünü öyle şahsi ihtirasları ile tıkamıştır ki artık her yer delik olmuş su kaçırıyor. İstanbula bakın izmirde ydiği haltlar. Adanda antepte yediği haltlar. Tabi birde bunun devlet boyutu var onuda Ebu said müstehar isimli şahısa sorun ne tür bir ilişki içinde. Çünkü arkadaşlar diye sohbet adı altında  zikrettiği kelimeyi kime sarfediyor. O arkadaşlar kim ebu said deyin. O zaman aldığınız cevabla şöyle oturun bir düşünün ya alim dediğimize bak dersiniz. O açıklamazsa ben açıklıyacam söz.

Benim le yollar neden ayrıldı ben şimdiye kadar hiç konuşmadım oda Bu süreci iyi değerlindirerek kendine kulak verenleri güzel motive ederek kandırdı olayları kapatmaya çalıştı. Her zamanki gibi almaza yattı yada arkamdan iftiralar attı yada sövdü. Ben ne ankarada nede başka bir yerde birlerinin üzerine gitmedim aksine ne kadar hain münafık varsa görmek istedim ve seyrettim ve göreceğimi gördüm.

Ebu said müstehar isimli şahıs hoca takımını asla sevmez ve her fırsatta onları alt etme aşağılama kötüleme yoluna gider. Ama sizler bir seminer olur bir bakarsınız ki aynı yan yana veya aynı seminerde bir aradalar. Hayır kardeşler Allah için tek tek onlara ne düzenbaz ve başelmez bir düşman olduğunu onlara sorun. Eğer azıcık Allah korkuları varsa sizlere kendilerine attıkları kazıkları anlatacaklardır. Eğer anlatmazlar ise inanın ben tek tek isim vererek anlatacağım. Ebu said müstehar isimli şahıs ahlaksız şahsizyetsiz karaktersiz biridir.

Bırakın alim olma sıfatını insanlıktan nasibi yoktur. Evine misafir ol tuvaleti bile zor kullanırsın yeme içme ya açlıktan ölürsün yada bilmem ne. Misafir ağırlamaktan aciz biridir. Ama nemalandığı yada arkadaş dedikleri geldimi ufff sofrada kuş sütü eksik olmaz.

Ama Ebu said müstehar isimli şahıs bana misafir olduğunda sorun bakalım Allah için nasıl ağırlarmışım bir onu değil kim bana misafir olmuşsa sorun müslümana ne gerekiyor ise o muameleyi almıştır. Ama şu an halen bel ağrısı çekiyorum Bu hastalık ona gidip geldikçe kütüphanede yattığımdan kuru yerde ve soğukta yattığımdan yakalandım. Kendine alabildiğine cömert müsrif başkasına ise alabildiğine cimridir. Tek tek örnekleri var. Bugun biri çıkıpta Ebu said müstehar isimli şahıs şöyle cömert şöyle alim derse o ya salak yada hiç hoca görmemiş gözünü kamaştırmış yada dalkavuk biridir.

Balcıoğlu emanete riayet eden biri değildir.

 

Bir gün ankaradan M.O.  isimli bir kardeş yanıma geldi ve bir akrabasının babasının öldüğünü 6 koli ki büyük koliler el yazma ve tarihi eser sayılacak kitaplar bıraktığını söyledi. Bende Balcıoğlunu adam bildim dedimki kardeşe gel bir arabaya koyalım Ebu Saide götürelim o bu işleri bilir en azından değerine satarsınız vs.. dedim. Tabi alim ya dürüst ahlaklı.. Götürdük kapıdan içeri girdik kolileri açtırdı şöyle bir göz gezdirdi ben bir kenara oturdum izledim. O ise avını inceleyen kurt misali hepsini tek tek inceledi sonra bana bi baktı aklına ne geldi ise bize verdiği söz biri gelip bakacak değeri ne ise beş aşağı beş yukarı bu kardeşler verecek dönecektik. Siz dedi bunları bırakın ben birini bulur değerini alır size gönderiririm dedi. Ve şunuda ekledi şimdi siz burda olursanız adamla pazarlık yapamayız.içim cız etti her ne kadar kardeşlere isterseni z alalım dönelim vs.. dediysemd e ebu said ört bas etti ve neticede o koliler onda kaldı. Aradan biraz geçti sorduk çıt yok ara ara yok. hala cevab yok ama o kolileri getiren kardeşlerde artık aramızda yok. Bir anlam veremedil er ben mahçup oldum adam bilip dürüst dedik götürdük ama o üç kuruşa kendini sattı ve onların üzerine yattı.

 

mehmet balcıoğlu, belki saçını sakalını ağartmıştır ama daha benim 10 yaşındaki torunum kadar ahlaka sahip olamamıştır.

 

Karakterd en şahsiyetten hep uzak yaşamıştır. Biliyorsu nuz dünyada bir geçim bir uğraş gerekir. İnsanlar normal yaşantısını güzel bir şekilde geçirebilmesi için bir uğraş vermesi gerekir. Balcıoğlu ise bunu hem dinini hem şahsiyetini satarak sağlamaktadır. Bunu bütün yaşantısının her zerresind e uzak yakın tanıyanlar bilir. Birileri hep konuşur duyarız susarız. Ya banane öyle bile olsa ifşa edilmemel i vs... Hani bir münker görünce izale edecektik .

 

Mehmet balcıoğlu asla nasihat kabul etmez. Vermeye kalksan bide bakmışsın ki sen suçlusun adam olayı saptırmış konuşulan sen olursun aynen bu vakada olduğu gibi.

 

Utanmaz arlanmaz oturup en azından tevbe etmersi gerekirke n davetçi alim bilmem ne kisvesine bürünüyor. hemde yine benim tanıdığım insanlarl a.

 

Her gittiği yerde kendine muhbirlik yapacak saf temiz kalpli aktardıklarını güya Allah için yaptığını zanneden bir sürü zavallı vardır. Tabi ayrıca birde kuşları var. Hani arkadaşlar şunu dedi arkadaşlar bunu dedi ... gibi bir çok cümleleri vardır. Acaba o arkadaşlar kim bi sorun bakalım. Ve bu ahlaksıza bu bilgileri ne için veriyor. Bu ahlaksızda bunla nasıl kıbarıyor ve kendini ne zannediyo r.

 

Mehmet Balcıoğlu güya dünyanın en iyi konuşanı cümleleri güya en iyisini bilen biri ondan başka zanneders iniz ki iyi konuşan yok. Sırf nefsini tatmin etmek için konuşur . Ruh diye bir şey göremezsin. Vitrinlik, hani seyirlik numuneler olur ya öyle.

 

Kesinlikl e selefi çizgide samimi değildir. Davet tebliğ maskesi adı altında sadece milletiş aldatan ahlaksızın biridir.

 

Oğullarından zengin olan bedelli askerlik yaptı ta burdura yemin töreninine gitti. Ama yine başka bi oğlu askere gitti normal. Arayıp sormadı.

 

Bununla şunu demek istiyorum . Bu ahlaksızı iyi süzmüş iseniz çıkarı olana işi bitene kadar itibar eder.

 

Misal bir avrupalı genç mi var yanında bir de siz sizin yaşınız 40 olsun avrupalı 20 ona değer verir sana vermez. Ona iltifat eder sana etmez. O yer içer sana hizmet ettirir. Misal yatılacak ona yumuşak yatak sana ise sert zemin yastık battaniye bile olmaz. Bunlar sadece basit birer misaldir.

 

 

Balcıoğlu hiç bir zaman dürüst namuslu ahlaklı insanlarla yakın olamaz. İşi düştükçe onlarla işi bitene kadar olur. Allah rahmet etsin Bilal abi yani aramızda Kaptan diye bilinen bana hep boş ver sabret ecrini Allah tan bekle derdi. Ne yapacan balcıoğlu senimi dinleyece k derdi. Ya ona elini ver kolunu alamazsın . Ne yapalım oda öyle derdi.

 

Peki islam öylemi. Nasıl örneklik olacak. Yıllarca ne verdiysek ebu saidden alamadık derdi. Allah rahmet etsin ben bir çok sefer madem bizi takmıyor siz nasihat edin dediğimde o kimseyi dinlemez böyle gelmiş böyle gider boş ver sen davetine bak işine bak derdi.

 

Yani Mehmet balcıoğlunun ahlaksızlığı kendinden başka kimseyi takmaması bir gün iş değil bunu yıllardır kendisini tanıyan herkes dedi ve bende diyorum.

 

Mehmet balcıoğlu çok ahlaksız haysiyets iz ve hiç gözünü kırpmadan iftira atabilen biridir. Tabi siz bunları yakıştıramazsınız. Bunlarda ne ya dersiniz. Siz kocaman sakallı karşınıza çıkıp yaldızlı söz söyleyeni görüyorsunuz da ondan.

 

Bir gün avrupadan çok karakterl i ve Allah için sevdiğim değer verdiğim birinden güya dava için rakamını vermeyece m borç aldı. Aradan yıllar geçti, o şahıs bir şey zoruna gitti verdiği borcu istedi. Sonunda tamam dedi ve o kardeşe belli aralıklarla taksit yapalım ve sen kardeşimden al dedi. Aradan zaman geçti bir gün yarpuzdayım o şahsiyetli kardeş için hiç uygun olmayan sözler söylemey başladı çok açık yazamıyorum o kardeşinde adını zikretmek istemiyor um ama derseki yaz bütün açıklığı ile o zaman bütün detayı ile yazarım.

Maksadım iftira veya pislik kazımak değil bunun ne kadar şahsiyetsiz ve ahlaksız olduğun u anlamanız. Borcu olduğu şahsı izzetsizl ikle .... suçlayınca ben dayanamadım o kardeşi aradım ve ben seni karakterd e ahlakta beğendiğim hatta hami aldığım birisin ne nasıl böyle şahsiyet siz karakters iz işler yaparsın dediğimde. O kardeş neye uğradığını anlayamadı ve sen ne diyon kardeş ağzından çıkanı kulağın duyuyormu dedi. Ve çok kısa bir zaman sonra çıktı yanında bir kardeşle beraber mehmet balcıoğluna geldi cilalar yanlış anlamalar vs... olay kapandı...

Ama sırf borcunu ödememek için karakterl i bir adama hiç yakışık olmayan şeyleri yakıştırmıştır.

Avrupada ve türkiyede hep para için dolaşmıştır. Bakın yıllar önce birisi bakın ne tesbitler yapmıştı ve millete yaymıştı. Hiç bir gün bunlardan ders almamıştır.

MEHMET BALCIOĞLU NEDEN ANKARADA BÖLÜCÜLÜK YAPIYOR.. ÇÜNKÜ ANKARA AVRUPADA BİR ÇOK DEVLETİN HEM YÜZÖLÇÜMÜNDEN HEMDE NUFUSUNDA N DAHA FAZLA HEMDE BAŞKENT.

Evet buraya asılması ve bol nema alması için beni yani Huseyin Ebu Emre yi aşması gerekiyordu. Bunu da dernek vasıtası ile aşmaya çalıştı. Oda ayağına hem Bu dünyada hemde ahrette dolaşacak.

Balcıoğlu benimle tanıştıktan sonra bana çok zarar vermiştir. O kadar ki bunları sıra geldikçe makale makale ama acı ama tatlı aktaracam .

Burda siz üçüncü şahıslara şunu anlatmak istiyorum . Ben kimseye iftira etmem edemem de. Ama yarası olan her zaman gocunur. Ve mehmet balcıoğlunu tanıyanlarda bilir ki kendisine iftira atandan hesap sorar. Hadi benden de hesap sorsun çıksın bunlar yalan desin bekliyoru m.

Hangi birini yalanlıyacak. Ben daha gördüklerimin yaşadıklarımın binde birini yazmadımki. Ahlakımda izin vermiyor açık ve net yazsam olan vakaları hiç kimse işin içinden çıkamaz.

Ama neticede en sonunda beni patlattı çok kırdı çok üzdü ve en sonunda olmayan ahlakını bana deşifre ettirdi. Olmamalıydı bunu en azından bana yapmamalı idi. Benden ne istedi. Ben karakterl i yıllardır onun düştüğü ahlaksızlığa düşmemeye çalışan birisiyim . Ve yıllardır müslümanlara örnek bir abi bir hoca olmaya çalıştım. Kimse kusursuz değildir. Beni tanıyanlar bilir. Ben dalkavukl arı yalakaları iki yüzlüleri münafıkları hiç sevmez. Kardeşlerin arasını bozan ayıranları her zaman engelleri m.

Neticede beni sevmeyen muhakak bi kuyruk acısından sevmez. Sevende sadece Allah için sever. Benim nefsim için kimseye bir kötülüğüm olmadı olamazda.

Ama ben bu nurlu yolda kirli pis ahlaksız vefasız arsız cinli istemiyor um. Bu nurlu yolda artık bu pislikler temizlens in çocuklarımız ahlaklı kişileri tanısın. Fitne fucurla uğraşmasın bunu istiyorum .

Allah beni ve sizi mağfiret etsin. İnşaallah durulurum . Yoksa çok çamaşır ve pislik dökecem. Allah beni affetsin.

Ankarada oturmuş bir kardeşlik güzel bir birliktelik ahlaklı bir yaşam vardı. Bu Ebu said gibi bir belamı hep rahatsız etti. Benim düşmanlarımı hep tek tek tesbit edip onlarla irtibat kurmuş her zaman fitne için hazır tutmuştur. Burada cinli bir ş... toplumdan uzak yaşadığı yerde bile yanında kimse olmayan birini güya hoca diye 4-5 tane münafığa tayin ederek ankarada dava devam ediyor imajı vermeye çalışmıştır. O münafıklar şöyle bir baksa ya biz napıyoruz hani kardeştik hani birdik bizi ayıran ne diye şöyle baksalar herşeyi görürler ama münafıkların kalbi herzaman heva içerdiği için bunu göremezler. Allahın izzeti yerine kendi olmayan izzetlerinin peşine düşerler. Evet Belam ebu said hırsızı burdaki birliği beraberliği bozarak davetin adını derneğe çevirmiş ve keyfine bakmıştır. Şerefsiz olan herhalde şerefi Allahın yanında arayacak değil elbette kendi gibilerin yanında arayacak. Ebusaid ahlaksız, izzetsiz, haysiyetsiz, kibirli, fırıldak, nemmamcı, hırsız, kaç yüzü olduğunu bilmiyorum yüzsüz, alabildiğine korkak, ineğin dilini dolaya dolaya hareket ettiği gibi konuşan , aşağılık, boğazından helal lokma geçmeyen, kul hakkı nedir tanımayan hatta hiç bilmeyen, hasetçi, aile yaşantısı sıfır, bir dediği bir dediğini tutmayan, istanbuldaki yayınevlerini selefi kastediyorum hiç çekemeyen hep ordan burdan yardımla geçinen diye suçlayan ve onların arkasından her fırsatta konuşan ama yuzlerine geldiğinde onlar benim kardeşlerim diyen bir alçaktır. Türkiyede bu davet ebu said belamı ile çökmüştür ve ona itibar edildikçede çökecektir dibe vuracaktır. Belam biri insanları hayra değil ancak şerre götürür. İslama değil ahlaksızlığa fırkacılağa götürür.

Ey Allahın kulları sözlerime kulak verin ve Bu kendini ve dinini ve sizi satarak geçinenden uzak durun. Yazacak o kadar çok mesele varki yazsan ne olacak yazmasan ne olacak ez cümle yalancı, iki yüzlü, şahsiyetsiz, herkese farklı yüzle çıkan, kadına aşırı zaafı olan, paraya aşırı zaafı olan, emanete ne olursa olsun asla riayet etmeyen, dedi kodu gıybeti nemacılığı kitabına uydurarak yapan bir gün boğazından kendi elinin kazancı geçmeyen haramzadeden uzak durun derim.

Bugun Bu tip açıklamalar yaptığım için meilime telefonuma bir çok küfür dolu yazılar alıyorum. Eğer Bu tip sövenler hakikaten Allah tan korkuyor ise kendi isimleri ile karşıma çıkar söyleyeceğini yüzüme söyler bir pisliği savunarak pisliğe düşmez.

Sübhâneke Allahümme vebihamdike eşhedü enlâ ilahe illâ ente estagfirüke ve etûbü ileyke"

Huseyin Ebu Emre

 

Allah (c.c.)'ın Lanet Ettikleri

 

Allah da (c.c.) Kitab'ında yeryüzünde bozgunculuk yapana, akrabalık bağlarını koparana, kendisine ve peygamberine eziyet edene lanet etmiştir.

Yüce Allah'ın indirdiği açıklamaları ve doğru yolu gizleyip açığa vurmayana lanet etmiştir.

İffetli kadınlara fuhuş isnad ederek iftira yapanlara lanet etmiştir.

Kâfirlerin yolunu müslümanların yolundan daha doğru görene lanet etmiştir.

Rasûlullah kadın elbisesi giyen erkeğe, erkek elbisesi giyen kadına lanet etmiştir.

Rüşvet alana, verene ve aracılık yapana lanet etmiştir.

Rasûlullah başka şeyler için de lanet etmiştir.

Günahların tek zararı onları işleyenin Allah'ın Rasûlü'nün ve meleklerin lanetini hak etmek olsaydı, bu onları terke yeterli neden olurdu.

En büyük belâ Rasûlullah'm ve meleklerin dualarından mahrum kalmaktır. Zira Yüce Allah peygamberine, mü'min kadınlara ve erkeklere istiğfar etmesini emretmiş, melekler hakkında da şöyle buyurmuştur:

"Arş'ı taşıyanlar ve onun çevresinde bulunanlar Rabblerini överek tesbih ederler. O'na inanırlar ve mü'minler için mağfiret dilerler: "Rabbimiz rahmet ve bilgi bakımından herşeyi kapladın. Tevbe edip senin yoluna uyanları bağışla, onları cehennem azabından koru. Rabbimiz onları ve babalarından, eşlerinden, çocuklarından iyi olan kimseleri onlara söz verdiğin Adn cennetlerine sok. Şüphesiz, üstün olan, hikmet sahibi olan sensin sen! Onları kötülüklerden koru. O gün sen, kimi kötülüklerden korursan ona rahmet etmişsindir. İşte o büyük kurtuluş budur!" (Mü'min, 7-9)

Bu meleklerin Allah'ın kitabına ve Rasûlünün sünnetine uyan ikisinin dışında üçüncü bir yol tanımayan ve tevbe eden mü'minlere dualarıdır. Bunların dışındakiler, kendilerine dua edilenlerin niteliklerine sahip olmadıklarından dolayı, bu duanın haklarında kabul edilmesi ümidini besleyemezler.

Günah ve masiyetler yeryüzünde, su, hava, tahıl, meyve gibi nimetlerin kirlenmesine ve obalarda türlü türlü bozgunculuklar, fesadlar doğurur. Yüce Allah:

"İnsanların elleriyle kazandıkları (günahları) yüzünden karada ve denizde fesad çıktı. Beki dönerler diye Allah onlara yaptıklarının bir kısmım taddırıyor." (Rûm, 41) buyurmuştur.

Mücahid şöyle demiştir:

"Zalim biri yönetime gelip zulüm ve fesad yapınca bu yüzden Allah (c.c.) yağmuru keser, böylece ekin de nesil de yok olur. Allah bozgunculuk yapanları sevmez. "

Mücahid sonra:

"İnsanların elleriyle kazandıkları (günahları) yeryüzünden karada ve denizde fesad çıktı. Belki dönerler diye Allah onlara, yaptıklarının bir kısmını taddırıyor." (Rûm, 41) âyetini okumuş ve şöyle demiştir:

"Vallahi o şu deniz değildir Bilakis her kasabadan bir nehir akar; işte sözkonusu deniz odur."

İkrime de:

"Karada ve denizde fesad çıktı Vallahi ben size "işte şu deniziniz" demiyorum. Bilakis her kasaba bir nehir üzere kuruludur; işte oranın denizi de odur." demiştir.

Katâde ise:

"Buradaki karadan kasıt şehirliler, denizden kasıt kasaba ve köylerdir" demiştir.

Ben derim ki:

Nitekim Yüce Allah tatlı suyu da "deniz" olarak isimlendirmiş "İki deniz bir olmaz; şu tatlı, susuzluğu keser, şu da tuzludur; (boğazı) yakar." (Fatır, 12) buyurmuştur.

Zira dünyada durgun ve tatlı hiçbir deniz yoktur. Dolayısıyla "tatlı deniz" diye ifade edilen akarsular, "tuzlu deniz" diye ifade edilen de durgun deniz veya göldür.

Böylece bu âyetler akarsu üzerine kurulu yerleşim birimlerine de o suyun adı verilmiştir.

İbn Zeyd:

"Karada ve denizde fesad çıktı" daki fesattan kasdın günahlar olduğunu söylemiştir.

Ben derim ki:

Bununla günahların ortaya çıkan fesad ve bozgunculuklara sebep olduğu anlamını kastetmiştir. Şayet "ortaya çıkan fesad" dan kasdın bizzat "günahlar" olduğunu kastediyorsa, o durumda "liyuzîqahum: onlara taddırmak için" deki lâm âkibet lamıdır. Yani bu fesadlarının neticesi Allah'ın belki dönerler diye onlara yaptıklarının bir kısmını taddırmak olur.

Birinci görüşe; fesadı günahların kendisi olarak almayan görüşe göre ise fesaddan maksad; Allah'ın dünyada kullarının günahlarına karşılık verdiği yoksulluk, kötülük ve acılardır. Kullar her günah işlediklerinde Allah onlara hemen bir ceza verir.

Nitekim seleften bir zât:

"Siz her bir günah peyda edişiniz Allah (c.c.) kendi memleketinde yeni bir ceza peyda etti." der.

Görünen o ki doğrusunu Allah bilir fesaddan maksat günahlar ve günahlara yol açan şeylerdir. Bunu âyetin sonundaki "yaptıklarının bir kısmını onlara taddırmak için" ifadesi desteklemektedir. Şimdiki hâlimiz de budur zaten. Yüce Allah bize yaptıklarımızın pek azını taddırmaktadır aslında. Eğer tüm yaptıklarımızın cezasını taddıracak olsaydı yerküre üzerinde hiçbir hayvan kalmazdı.

Günahların yerküreye tesirlerinden biri de sarsılması, bereketinin kalkmasıdır. Nitekim Rasûlullah Semûd kavminin diyarından geçerken sahabileri oradan ağlamaksızın geçmekten, onların sularından içmekten, kuyularından su çekmekten men'etmiştir. Hatta sularıyla yapılan hamurların -günahın sudaki uğursuzluğu nedeniyle- hayvanlara verilmesini emretmiştir.

Meyva vs. verimlerinin azlığı ve diğer uğursuzluklar da günahların uğursuzluğudur.

Bana bir grup köy ağası eskiden meyvaların şimdikinden daha büyük olduğunu, meyvaların bir çok hastalıklarının önceden yok iken, yakında türediğini anlattı.

Günahların görüntü ve şekle etkisine gelince;

Tirmizî Rasûlullah'tan şöyle rivayet etmiştir:

"Allah Âdem'i 60 arşın boyunda yarattı. İnsanlar küçüle küçüle şimdiki hale geldiler."

Yüce Allah yeryüzünü zalimlerden, facirlerden ve hainlerden kurtarmayı dilediği vakit kullarından, peygamberlerinin soyundan gelme birisini çıkaracak ve o, zulümle dolan yeryüzünü adaletle dolduracak; Mesih İsa yahudi ve hristiyanları öldürecektir. Allah'ın peygamberine gönderdiği dini ikâme edecek, yeryüzü bereketini ortaya koyacak ve önceki haline gelecek. Öyle ki bir salkım üzüm bir deve yükü büyüklüğünde olacak, bir tane meyva koca bir topluluğa yetecek. Çünkü yeryüzü günahlardan temizlenince günahların ve küfrün ortadan kaldırdığı bereket tekrar gelecek. Şüphesiz Allah'ın yeryüzüne indirdiği cezaların etkisi orada kalmaya devam etmiş, o topraklar milletlerin cürümlerinin benzeri günahlar talep etmişlerdir.

Günahlar o cürümlerin sonuçları olduğu gibi, yeryüzündeki bu neticeler de cezaların neticelerindendir. Böylece Allah'ın (c.c.) şer'i hükümleri ile ilâhî sünnetleri başta ve sonda birbirleriyle uyuşmuşlardır; büyük ceza büyük cürüm, hafif ceza da basit cürüm için olmuştur. Yüce Allah kullarına berzah aleminde de ahirette de böyle hükmedecektir.

Bir şeytanın arkadaşlığını, yerini, yurdunu düşün; şeytan kulla arkadaş olup onun üzerinde hakimiyet kurunca kulun ömründen, amelinden, sözünden ve rızkından bereket alınmıştır. Şeytana itaat edilen her yer ve mekândan bereket sökülüp alınmıştır. Yurdu da öyle; şeytanın yurdu cehennem olduğundan, onda ruh, rahmet ve bereketten eser yoktur.

Günahlar Hayayı Giderir

 

Günahın cezalarından biri de kalbin hayatının ona maddesi olan "hayâ" yı yok etmesidir. Haya her hayrın aslıdır, onun yok olması bütün hayırların yok olması anlamına gelir.

Sahih bir hadiste Allah Rasûlu (Sallallahu aleyhi ve sellem) "Hayanın tümü hayırdır" buyurmuştur.

Başka bir hadiste:

"İlk peygamberlik sözlerinden, insanlara ulaşanlar arasında şu söz bulunmaktadır: Haya etmezsen istediğini yap!"

Bunun iki çeşit yorumu vardır.

Birincisi: Bu bir tehdittir ve anlamı şöyledir: Utanmayan kişi istediği çirkinlikleri yapar. Çünkü esasen kendisini onları yapmaktan alıkoyan hayadır. O da olmayınca kişi çirkinlikleri rahatça işler. Bu Ebû Ubeyde'nin yorumudur.

İkinci yorum: Bir fiili yaptığında Allah'tan utanmayacaksan onu yap! Kaçınılması gereken hareket, yapıldığında Allah'tan utanılan harekettir. Bu da İbn Hâni'in rivayetine göre Ahmed b. Hanbel'in yorumudur.

Birinci yoruma göre "yap" ifadesi "istediğinizi yapın" (Fussilet, 40) buyruğundaki gibi tehdittir.

İkincisine göre ise izindir, yapılabileceğinin beyanıdır.

Soru: Peki bunun her iki anlama da yorumlanması imkânı var mıdır?

Cevap: Hayır. Bu, müşterek (=birden çok anlama gelen) lafzın tek kullanımda tüm anlamlarını ifade edebileceği görüşünde olan kimselere göre dahi caiz değildir. Çünkü izin ile tehdid arasında bir zıtlık vardır. Fakat anlamlardan birini itibara almak diğerini de itibara almayı zorunlu kılar.

(Müşterek lafız birden çok anlam ifade eden kelimeye denir. Örneğin; göz, casus, bekçi, pınar vs. anlamlara gelen "ayn" kelimesi bir müşterek kelimedir. Meâlen "Ayn'ı gördüm" cümlesinde göz veya casus veya diğer anlamlardan birinin kastedilmesinde bir sorun yoktur. Ancak bu sözden "göz, casus, bekçi, pınar ve Ayn anlamına gelen her şeyi gördüm" anlamı kastetmek bazı lugatçılara ve fıkıhçılara (ve usûl-u fıkıhçılara) göre mümkün diğer bazılarına göre mümkün değildir. Mümkün diyenler de farklı anlamların birbirlerine zıd anlamlar olmaması şartını öne sürmüşlerdir. Dolayısıyla yukardaki hadisten iki anlamın birden kastedilmesi ve anlaşılması mümkün değildir. Müellifin sözünün açıklaması budur, (müt.)

Evet... Günahlar kuldaki haya ve utangaçlık duygularını zayıflatır. Bazen haya ondan tamamen sıyrılır ve kişinin insanların onun kötü hâlini bilmelerinden, haberdar olmalarından rahatsızlık duymadığı görülür. Hatta halini ve yaptığı pislikleri anlattığı olur. Ona bunu yaptıran hayâsızlığıdır. Bir kul bu noktaya gelmişse artık onun düzelmesi ümidi kalmamıştır.

Haya "hayat" dan türeme bir kelimedir. Yağmura da aynı kökten gelme "haya" (sonu hemzesiz) denir; çünkü toprağın, bitkilerin ve hayvanların yaşamı ona bağlıdır. Dünya ve ahiret hayatına aynı zamanda "haya" denmiştir; çünkü hayası olmayan dünyada ölü, ahirette bedbahttır. Günahlar ile hayasızlık ve kıskançsızlık arasında çift yönlü telâzüm (birbirini gerektirme) ilişkisi vardır; her biri diğerini ısrarla çağırır ve ister. Günah işlerken Allah'tan haya edeni, O huzuruna vardığında cezalandırmaktan haya eder.

Günahı utanmadan pervasızca işleyeni ise cezalandırmaktan haya etmez.

Kalbin Rabb'den Perdelenmesi

 

Günahların bir cezası da dünyada kalp ile Allah arasına bir perde, kıyamet günü daha büyük bir perde çekilmesidir.

Nitekim yüce Allah şöyle buyurur:

"Hayır, onların işleyip kazandıkları şeyler, kalplerinin üzerine pas olmuştur. Hayır, doğrusu o gün onlar Rabblerinden perdelenmişlerdir." (Muteffifin, 14-15)

İşte günahlar kendileriyle kalpleri arasındaki mesafeyi kat'ederek kalplerine ulaşmalarını, böylece onu ıslah edici ve temizleyici şeyleri onu ifsad edip mutsuz kılıcı şeyleri görmelerini engellemiştir.

Yine kalpleriyle Rabb'leri arasındaki mesafeyi kat'edip böylece kalplerinin Rabblerine ulaşmasını, ona yakınlığını ve yardımını kazanmasını, gözünün sevinçle dolup nefsinin rahatlamasını engellemiştir. Aksine günahlar onlarla Rabbleri ve yaratıcıları orasında perde olmuştur.

Kalbin Selameti

 

Kalbinin tüm selameti ancak, şu beş şeyden selamette olduğunda gerçekleşir.

1 - Tevhidi bozan her şirkten,

2 - Sünnete muhalif her, âdetten (bid'at'den)

3 - Allah'ın emrine ters düşen her şehvet ve arzudan,

4 - Zikirle çelişen gafletten,

5 - İhlasa ve kendini Allah'a vermeye engel olan şeylerden.

Bu beş şey, kişiyi Allah'tan perdeleyen perdelerdir. Her birinin altında bir çok tür vardır ve her bir tür de sayısız alt neviler içerir.

Günahlar, Kalpteki Allah (c.c.) Saygısını Zayıflatır

 

Günahlar istese de istemese de kulun kalbindeki Allah (c.c.) saygısını ve hürmetini zayıflatır. Zaten Allah saygısı ve Allah'ın büyüklüğü kalpte yerleşmiş olsaydı günah işlemeye cesaret edemezdi. Aldanmış birisi tutup:

"Beni günahlara iten hüsnü zannım ve Allah'ın affetmesine olan ümidimdir, O'nun kalbimdeki saygınlığının zayıflığı değil" diyebilir. Bu nefsin kendi kendini aldatmasıdır; çünkü kalpteki Allah saygı ve tazimi O'nun haramlarına karşı da saygılı olmayı zorunlu kılar. Haramlarına ve yasaklarına olan saygısı onunla günahla arasında perde olur. Allah'a karşı gelmede cesur davrananlar Allah'ın kadrini ve yüceliğini hakkiyle takdir edememişlerdir. Emir ve yasaklarını hafife alan kimsenin Allah'ı hakkiyle takdir etmesi veya saygı göstermesi, yüceltmesi, tazimde bulunması nasıl mümkün olabilir?

Bu son derece imkansız, bir iddiadır. Âsi için ceza olarak kalbinden Allah'a ve haramlarına saygının silinmesi ve Allah'ın hak-hukukunun onun gözünde basitleşmesi yeter.

Günahların bir cezası da Allah'ın insanların kalbinden, günahkârın heybetini kaldırması, insanların onu önemsememeleri, küçümsemeleridir. Allah bunu, onun emirlerini önemsememesine ve küçümsemesine ceza olarak yapar. Kul Allah'ı ne kadar seviyorsa insanlar onu o kadar sever, Allah'tan ne kadar korkuyorsa insanlar ondan o kadar korkar, Allah'a ve haramlarına ne derece saygı gösteriyorsa, ona o derece saygılı davranırlar. Bir kul Allah'ın haramlarını çiğneyip, sonra insanların kendisine saygılı davranmalarını nasıl umar?

Veya; kendisi Allah'ın yasaklarını hafife alırken insanlar onu nasıl hafife almazlar?

Yüce Allah kitabında günahların cezalarını anlatırken buna işaret etmiştir. Yaptıklarından ötürü günahkârların işlerini alt üst ettiğini, kalplerini perdelediğini, günahları nedeniyle mühürlediğini, kendisini unuttukları gibi O'nun da onları unuttuğunu, dinini alçalttıkları gibi, O'nun da onları alçalttığını, emirlerini zayi ettikleri gibi O'nun da onları zayi ettiğini bildirmiştir. Bu yüzden tüm yaratıkların kendisine secde ettiklerini haber verdikten sonra "Allah her kimi alçaltmış -hor kılmış ise ona ikramda bulun (up aziz kıl) acak kimse yoktur" (Hacc, 18) buyurmuştur.

Bunlar secdeyi önemsemeyip yapmayınca Allah da onları hor ve alçak yapmıştır. Allah alçalttıktan sonra onlara, ikram edecek hiç kimse yoktur. Allah'ın alçalttığına kim ikram edebilir, O'nun ikram edip aziz kıldığını kim alçaltabilir?

Günahlar Allah'ın kulunu unutmasına, terketmesine, onunla nefsini ve şeytanını başbaşa bırakmasına yol açar. Kurtulma ümidinin kalmadığı helak da zaten oradadır. Yüce Allah:

"Ey iman edenler! Allah'tan korkun ve her nefis yarın için ne sunduğuna baksın. Allah'dan sakının, Allah yapmakta olduklarınızdan haberdardır. Allah'ı unutan, böylece Allah'ın onlara kendilerini unutturduğu kimseler gibi olmayın. Asıl fasıklar onlardır." (Haşr, 18-19) buyurmuştur.

Yüce Allah burada O'ndan sakınmayı emretmiş, mü'min kullarını takvayı terkederek Allah'ı unutanlar gibi olmaktan nehyetmiştir. Takvayı terkedeni; ona kendi kendisini unutturmak suretiyle, yani ona faydasına olacak ve azaptan kurtaracak şeyleri, ebedî hayatı kazanmasına, o hayatın zevk sevinç ve nimetlerini elde etmesine yol açacak şeyleri unutturmak suretiyle cezalandırdığını, tüm bunları Allah'a saygı, korku ve O'nun emrini yerine getirmeyi unutması sebebiyle yaptığını haber vermiştir. Asînin kendi yararına olan şeyleri ihmal ve zayi ettiğini, onu hatırlamaktan gafil kalıp hevâ hevesine uyduğunu, her işinde tefritçi davrandığını görürsün. Dünyevî ve uhrevî işleri üzerine yığılmıştır. Ebedî mutluluk için yavaş davranmakta, onu en basit zevke değişmektedir.

O zevkler yaz bulutu veya gelip geçen bir hayalden başka bir şey değildir aslında. Nitekim bir şiirde şöyle demiştir:

"Uykudaki rüyalar veya geçici bir gölge gibi

Kesinlikle aldanmaz böylesine akıllı kişi."

Cezaların en büyüğü; kulun kendisini unutması, ihmal etmesi, Allah'tan haz ve nasibini kaçırması, bunu aldanarak zararına ve çok küçük değere satması, kendisine hiç ihtiyacı olmayan, aksine kendisinin onsuz yapamayacağı varlığı elden kaçırıp onun yerine alelade bir kazanca ve bedele razı olmasıdır.

"Kaybettiğinde herşeyin yerini tutacak var.

Allah'ı kaybettiğinde ise... yoktur onun yerini tutacak."

 

Allah kendisi dışındaki herşeyin yerini doldurur, ancak O'nun kaybı hiçbir şeyle doldurulamaz.

O kişiyi her şeyden müstağni (ihtiyaçsız) kılar, ama hiçbir şey kişiyi O'ndan müstağni kılamaz.

O her şeyi telafi tedarik eder, ama O'nun telafisi hiçbir şeyle mümkün değildir.

O her şeyden engeller, ancak hiçbir şey kişiyi O'ndan engelleyemez.

Hâl böyle iken, kul böylesi bir zata bir an olsun kulluktan nasıl müstağni olabilir?

Nasıl O'nu anmayı unutur, emirlerini zayi eder, böylece kendi kendini unutarak -kaybederek ona en büyük zulmü yapar, zarar- ziyana uğratır?

Kul Rabbine değil, kendine zulmeder. Allah kuluna zulmetmez, bilakis kul kendine zulmeder.